Devlet, öğretmenini ihtiyaç olan yerde çalıştıramıyor
Son bir iki haftadır sosyal medyada öğretmenlerin çalışma şartlarıyla ilgili olarak “il emrine atanma,” “norm kadro fazlası” ve “depo öğretmen” gibi kavramlar etrafında sürdürülen tartışma ve polemiklerden geçilmiyor.
Şimdiye kadar daha çok eğitim camiasının kendi içinde konuşulan, toplumun genelinin ise anlam ve mahiyetlerine pek aşina olmadığı bu kavramların birdenbire kamuoyunun tartışma gündemine taşınmasına neden olan gelişme; Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bugüne kadar dönem dönem uygulanagelen “il emri” uygulamasının devam ettirilmeyeceğine ilişkin açıklaması oldu.
Öncelikle anlamları ve birbirleriyle ilişkileri konusunda ciddi bir kafa karışıklığı yaşanan istihdam biçimlerine ilişkin söz konusu üç temel kavramı; fazla ayrıntıya girmeden fakat aralarındaki farkları ortaya koyarak tanımlamak gerekiyor:
-Norm kadro fazlası öğretmen:
Görev yaptığı okulda başlangıçta norm kadro içinde iken, öğrenci/şube sayısının veya ders yükünün azalması gibi nedenlerle okulun ilgili branştaki normunun düşmesi sonucu, çoğunlukla kendi iradesi dışında ihtiyaç fazlası hâline gelen öğretmendir. Kadrosu, başka bir kuruma atanıncaya kadar bulunduğu okulda kalabiliyor. Norm fazlası olmak, kendiliğinden il emrine geçmek anlamına gelmiyor.
-İl emrine atanan öğretmen:
Belirli bir okulun boş norm kadrosuna değil, çoğunlukla mazerete bağlı yer değiştirme gibi nedenlerle İl Millî Eğitim Müdürlüğü emrine atanan ve bu nedenle o aşamada belirli bir okul normuna bağlı bulunmayan öğretmendir. İhtiyaç bulunan bir okulda görevlendirilebiliyor veya daha sonra boş norm bulunan bir eğitim kurumuna atanabiliyor.
-Depo öğretmen:
Genellikle il veya ilçe millî eğitim müdürlüğü emrinde bulunan ve henüz kalıcı bir okul normuna yerleştirilememiş ihtiyaç fazlası öğretmenler için kullanılan gayriresmî bir tabirdir.
Bu kavramların eğitim sistemindeki karşılığını ve doğurduğu sonuçları anlayabilmek için rakamlara ve öğretmenlerin ülke genelindeki dağılımına birlikte bakmak gerekiyor.
Türkiye’de devlet okullarında 1 milyonun üzerinde öğretmen görev yapıyor. Aile birliği, sağlık ve diğer mazeretlere dayalı yer değiştirmelerle isteğe bağlı tayinlerin yıllar içinde oluşturduğu hareketlilik, öğretmenlerin büyükşehirlerde, Batı illerinde ve hayat şartları yönünden daha fazla tercih edilen merkezlerde yığılmasına yol açıyor. Bir tarafta norm kadro fazlası veya il emrine atanmış olma nedeniyle ihtiyaç fazlası ve fiilen ders vermekten uzak öğretmenler bulunurken; diğer tarafta ülkenin bir çok bölgesinde çok sayıda okulda öğretmen açığı devam ediyor ve buralardaki ders ihtiyacının, kabaca 80-100 bin aralığında olduğu tahmin edilen ücretli öğretmenlerle karşılanmasına çalışılıyor.
MEB Türkiye genelindeki toplam norm fazlası öğretmen sayısını açıklamazken, Türk Eğitim-Sen’in 2025-2026 araştırmasında, yalnızca veri alınabilen 62 ilde 71 bin 757 ücretli öğretmenin çalıştırıldığı, 55 ilde ise 80 bin 449 öğretmen açığının bulunduğu ifade ediliyor. Bu çerçevede yapılan analizlere göre, Türkiye genelindeki toplam norm kadro fazlası ve il ve ilçe emrindeki öğretmen sayısı toplamının yaklaşık 70 bin ile 80 bin civarında olduğunu tahmin etmek mümkün.
Bakanın açıklamasından sonra sosyal medyada alevlenen tartışmalarda, toplumdaki geniş kitlelerden gelen değerlendirme ve yorumlara baktığımızda, bu tabloya oldukça sert tepki ve eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz.
İl emri isteyen öğretmenler meseleyi ağırlıklı olarak “aile birliğinin korunması,” “eş ve çocuklardan ayrı kalmama” ve “mazeret hakkı” üzerinden dile getirirken; karşıt yorumlarda “depo öğretmenlik” ve büyük şehirlerdeki “norm fazlalığı” yüzünden öğretmenlerin atıl kalması öne çıkarılıyor.
Mevcut tabloyu çok yönlü olarak değerlendirdiğimizde, ortaya çıkan sonuç şudur:
Ne yazık ki devlet, kamu personelini, hizmet ihtiyacı duyulan yerde, gerektiği şekilde çalıştıramıyor?
Kadrolu öğretmenine tam maaş ödediği halde onu ihtiyaç bulunan okula gönderemiyor; o okulda ders ihtiyacını karşılayabilmek için, alabildiğine düşük saat ücretleriyle vekil/ücretli öğretmen çalıştırmak zorunda kalıyor.
Devlet, maaşını ödediği öğretmeni makul ve objektif şartlar altında öğretmene ihtiyaç duyulan yerde çalıştıramayacaksa, eğitim hizmetini ve bu amaçla istihdam ettiği 1 milyonun üzerindeki insan kaynağını nasıl etkili bir şekilde yönetecektir? Bir yerde kadrolu öğretmen kapasitesi çeşitli sebeplerle kullanılamazken, başka bir yerde aynı işi yapmak üzere ayrıca ücretli öğretmen çalıştırılması; kamu kaynağının verimli kullanımı, çalışma disiplini, görev sorumluluğu ve nihayet devletin kendi personelini yönetebilme kapasitesi açısından sorgulanması gereken temel çelişki değil midir?
Norm kadro fazlası pozisyonunda veya il emrinde bulunan öğretmenlerin ihtiyaç yerlerine gönderilememesinin temel sebeplerinden biri; idarenin bu çerçevede yaptığı atama veya görevlendirmelerin, öğretmenlerin aile birliklerinin bozulduğu veya ulaşım güçlüğü gibi gerekçelerle açtıkları davalar sonucunda idare mahkemelerince iptal edilmesidir.
Konunun daha net anlaşılabilmesi için, piyasadaki özel okul öğretmenleri ile devlet öğretmenlerini, çalışma şartları ve iş yükleri bakımından karşılaştırmak yerinde olacaktır:
Özel sektörde piyasa baskısı, özellikle pazarlık gücü zayıf öğretmen karşısında, özel okul işletmecilerinde “ödediğim ücret karşılığında mümkün olan en fazla işi alayım” anlayışını aşırı bir noktaya götürerek açıkça bir sömürü düzenine dönüştürüyor. Asgari ücret düzeyi civarında bir maaş, haftalık 40 saate kadar ders yükü, Cumartesi günleri çalışma, yaz tatili süresince maaş ödememe, iş güvencesizliği ve yönetimin geniş takdir alanı birleştiğinde verimlilik arayışı neredeyse bir kölelik sistemi doğuruyor.
Kamu tarafındaki tablo ise bunun tam tersidir:
İş güvencesi, merkezi personel rejimi, özeldekiyle karşılaştırılamayacak kadar düşük zorunlu ders yükü, mazeret hakları, yer değiştirme sınırlamaları, aile birliğini sağlama yaklaşımı, sendikal haklar ve yargı koruması ile öğretmenin çalışma düzenindeki farklılıklar üst üste geldiğinde öyle bir sonuç ortaya çıkıyor ki; sistem, personelin arzu ve isteklerinin karşılanmasını kamu hizmetinin ihtiyacının önüne geçirecek, hatta verilmesi gereken kamu hizmetinin yok sayılmasına neden olacak duruma getiriyor.
İşte bunun en somut örneği, saydığımız sebep ve gerekçelerle öğretmenin fiilen görev yapmadan maaş alması sonucunu getiren norm kadro ve il emrine atanma uygulamasıdır.
Özel sektördeki emek sömürüsü ve sefalet ücreti ne kadar yanlışsa ve kabul edilemezse; kamuda devlet bütçesinden finanse edilen personel kapasitesinin o veya bu sebeplerle atıl tutulması ve karşılığında bir iş yaptırılmadan maaş ödenmesi de o derece yanlış ve savunulamazdır.
Öğretmene insanca ücret, iş güvencesi, makul çalışma süresi, gerçek mazeretlerinin korunması ve mesleki itibarı sağlanmalıdır. Fakat bunun karşılığında tam çalışma disiplini, ihtiyaç bulunan yerde görev yapma, performans, hesap verebilirlik ve kamu tarafından ödenen ücretin karşılığı olan hizmetin eksiksiz verilmesini talep edebilmelidir.
Peki, devletin norm kadro fazlası durumunda veya il emrinde olan öğretmenleri ihtiyaç duyulan yerde görevlendirememesinin veya oradaki kadrolara atayamamasının; atandıklarında da mahkeme kararıyla dönüp gelmelerinin başlıca dayanakları olan “ulaşım zorluğu” veya “aile birliğinin korunması” gerekçeleri; sonuçta bir iş yapmadan maaş almalarını haklı çıkartacak kadar mutlak ve tartışmasız mıdır?
Bunu anlayabilmek için gelişmiş Batı ülkelerinde söz konusu argümanlara nasıl yaklaşıldığına bakmak lazım
Batı ülkelerinde sırf evlilik mazereti, aile birliğinin korunması gibi nedenlerle çalışmadan veya boş kadroda oturarak maaş alma gibi bir uygulama bulunmuyor.
AB ülkeleri, İngiltere, Kanada ve ABD’de, bu sebeple, “il emrine atanma veya “norm kadro fazlası” olma nedeniyle iş yapmayan kamu görevlisine maaş ödenmez.
Bu durumdaki kişiler, fiilen çalışabilecekleri şartlar oluşuncaya kadar ücretsiz izne ayrılırlar.
Söz konusu ülkelerde, iş yapmayan kişilere maaş ödenmesi “kamu zararı” sayılır ve "bütçe disiplini" ve "kamu kaynaklarının etkin kullanımı" ilkelerine göre sıkı bir şekilde denetlenir.
Öte yandan o ülkelerde idare mahkemeleri, devletin iş yapmayan personele maaş ödememe uygulamasını iptal edecek şekilde kararlar vermiyor.
Sosyal devletin görevi, kamu çalışanını piyasanın olumsuz ve kabul edilemez şartlarından korumaktır; kamu çalışanını, rahatını sağlama ve arzularını yerine getirme gerekçesiyle görevini yerine getirme yükümlülüğünden muaf tutmak değildir.
Bunun tersten simetriği de özel sektör için geçerlidir:
Verimlilik kaygısı, çalışanın temel haklarını aşındırmanın veya yok saymanın gerekçesi olamaz; çalışanların hakları da kamuda verimsizliğin gerekçesine dönüşmemelidir.
Peki bu soruna nasıl bir çözüm bulunabilir?:
Eş durumu veya mazeret nedeniyle norm kadro fazlası pozisyonuna düşen kişilerin, hangi meslek sınıfından olurlarsa olsunlar; iş yapmamaları karşılığında, maaş sisteminde yapılacak bir reform çerçevesinde belli “mali kayıplara katlanmaları” yönünde bir düzenleme getirilmesi, son derece makul ve rasyonel bir çözüm yolu olur.
Ders vermeden veya görev yapmadan istirahat halinde bir kadroyu işgal etmenin bir bedeli olmalıdır.
Bu yöndeki düzenleme, sadece öğretmenleri değil, tüm kamu personelini kapsamalıdır.
Hangi kurumda olursa olursa olsun, eş durumu veya başka bir sebeple yapacak bir işinin olmadığı bir pozisyona düşen memur; uzak ya da yakın kendisine gösterilen yerde görev yapmayı kabul etmez ve boş kalma pahasına, ısrarla merkezde kalmayı talep ederse;
Boş kaldığı süre için “kısmi maaşlı izinli” sayılarak maaşınının esaslı bir bölümü, mesela yarısı kesilmelidir.
Memura, iki alternatiften birini tercih etme zorunluluğu getirildiğinde;
-Muhtemelen büyük çoğunluğu maaş kesintisine uğramamak için, tıpkı özel sektörde çalışanlar gibi, gerektiğinde başka bir ilde görev yapıp hafta sonları veya ayda bir iki kez eşinin yanına gidiş geliş yapacak; ya da belli ulaşım zorluklarına katlanarak kendisine gösterilen köy veya kasabada görev yapmaya yönelik bir çözüm yolu bulacaktır. Nitekim, günümüz ulaşım şartlarında, gerektiğinde dersleri belirli günlerde yoğunlaştırarak, haftada bir kaç gün ilçelere günlük gidiş geliş yapmak pekâla mümkündür.
-Birinci yolu tercih etmeyenler de maaş kesintisine razı olarak arzu ettikleri yerde kalacaktır.
Bu gerçekleştirildiği takdirde, konu hem çalışanlar, hem toplum vicdanında meşruiyet kazanır. Böylelikle tartışmalar biter ve adalet sağlanmış olur.
