Şehir, kolektif hafıza ve Yahya Kemal
Yahya Kemal, bir şehir şairi! Daha kestirme söylersek, İstanbul’un şairi. Çünkü şiirlerinin merkezinde İstanbul var. Ama hangi İstanbul’un ya da hangi şehir toplumunun şairi?
Bu soruya şehirleri iki döneme ayırarak cevap verebiliriz. İnsanlar, yerleşik hayata geçtiklerinde başlangıçta ‘geleneksel şehir’ler kurmuşlardı. Söz konusu şehirlerin üretim ve tüketim tarzları, hayatları, ulaşım vasıtaları tabiata, kas gücüne bağlıydı, toprağa, tarıma, hayvancılığa… Hem bu denli büyük ve kalabalık da değildi. İnsanlar inançlarına, kavimlerine, akrabalıklarına göre mahalleler oluşturmuşlardı, akrabalıklar ve inanç paydaşlığı önemliydi. Saltanatın İstanbul’unu düşünün. Öyle!.. Sanayileşme ve kapitalizm öncesi saltanat şehirleri. Teknolojinin, kapitalist ilişkilerin henüz şehirlere egemen olmadığı dönemler. Ferdinand Tönnies, bu dönemin şehir toplumlarına ‘cemaat’ (gemeinschaft) diyor. Sanayi öncesi toplumlar. Cemaat, “Her türden yakın, samimi ve özel (dışa kapalı) birlikte yaşama” biçimini sürdüren topluluktur. Bu topluluklar genellikle dindaşlık, akrabalık, örf-âdet gibi bağlarla birbirine bağlanırlar. İlişkileri, daha samimi, yakın ve kişiseldir.
Sanayileşme ve kapitalizm sonrasında ise ‘modern kentler’ oluşuyor. Teknoloji, modern kentlerin doğuşundaki en önemli etken. Mimari, yollar, ulaşım-nakil vasıtaları, üretim-tüketim ve ticaret biçimleri, çalışma mekânları, dolayısıyla insanlar arası ilişkiler de tümüyle değişiyor. Arnold Toynbee bu nedenle bu tür şehirlere ‘mekanize kentler’ der. Tönnies ise bu şehirlerde yaşayan toplulukları ‘cemiyet’ (gessellschaft) olarak adlandırır. Artık insanlar arası ilişkiler inançlara, akrabalıklara göre değildir, kazanca, işe göre, hem daha mesafeli, içtenlik, duygusallık yok, profesyonelce…
Sorum bu ayrıma ilişkindi. Yahya Kemal hangi şehrin şairi derken, geleneksel şehrin şairi mi modern kentin şairi mi diye sordum.
Soruyu böyle sorunca cevabı bulmak kolay. Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz”de tasvir ettiği İstanbul ‘saltanat İstanbul’udur. Bir kere din bu şehrin en önemli vasfıdır, kimliğidir. Semalarında, sokaklarında, Boğaz’da mekanik sesler, motor gürültüleri değil, Müslüman ve Türk kimliğini yansıtan, en güzel dînin Tekbir’i, Itrî’nin Nevâ-kâr’ı, Na’t’ı, Mevlevî Semâı, Tanburî Cemil Bey’in şarkıları, Kanlıca’da dinlenen kemençe, Çamlıca’da bir bahar gecesinde duyulan tanbur sesleri ve şadırvanlardan akan suyun ledünnî sesidir. Geleneksel şehre özgü, dini vasıfları öne çıkan sesler!.. Mimari de öyle.
Sonra mekân! Mekân kubbedir onda. Cumhuru, bir arada toplayan -hem maziyi hem hâli bir araya getiren- kubbe. Dindaşlıkları, ortak tarihleri, dilleri, bu insanları birbirine sıkı sıkıya bağlamıştır. Şehir/ İstanbul, hâlâ ‘cumhur’un mekânıdır. Örneğin “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nda Tönnies’in ‘cemaat’ dediği geleneksel şehirliyi görürüz. Beyatlı’nın “Dili bir gönlü bir, imanı bir insan yığını” diye tarif ettiği topluluk/ cumhur, ki onların “Dünya ve âhirette vatandaşlarım” dediği üzere, aralarındaki bağ da din ve kültürle ilgilidir. Modern kentlerde ise bir parçalanma, mesafe, yabancılık söz konusu.
Bir de hafıza konusuna değinmek istiyorum. Şehirler, medeniyetlerin hafızasıdır denebilir… Maurice Halbwachs, Türkçe’ye “Kolektif Bellek” diye çevrilen eserinde, hafızayı ‘bireysel bellek’ ve ‘kolektif bellek’ diye ikiye ayırıyor. Bireysel bellek, özel, şahsımıza ait, daha dar bir dairede hafızamızda sakladığımı anılardır, ‘ben’in belleği, hikâyesi. Kolektif bellek ise, tüm milletin ‘biz’in ortak tarihi, anıları. Yahya Kemal’in İstanbul’u bireysel belleğin aynası değil, ‘biz’in, kolektif belleğin sahnesi. Bu nedenle şair, bireysel hikâyesiyle karışmaz şehre. Onda İstanbul, kolektif hafızanın şehridir. “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” kolektif hafızanın en iyi örneklerinden biri. Bu şiirde mekân da kolektif hafızanın mekânıdır.
“Kendi Gök Kubbemiz” bize Yahya Kemal’in geleneksel bir şehrin şairi olduğunu, bu şehirdeki topluluğun da doğal olarak ‘cemaat’e özgü vasıflar taşıdığını gösteriyor.
Türk şiirinde asıl modern kent sancısı Turgut Uyar’ın şiirlerinde çok barizdir. İstanbul onda ışıksız bir şehir”dir, “kankentler”le kuşatılmışızdır. Hüsrev Hatemi, o geleneksel şehrin arkasından ağıtlar yazmıştı.
