Bakan Gürlek’in babası da üzülmesin İmamoğlu’nun babası da…
Yargının korunaklı duvarlarının arkasından siyasetin sert ve korunaksız sahasına geçiş yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, Adem Metan’a verdiği mülakatta ‘aile’, ‘çoluk çocuk’, ‘sosyal çevre’ hatırlatması yaparak yargı mensuplarının siyasetçiler tarafından hedef gösterilmesini yanlış bulduğunu söylüyor, diyor ki:
“Hepimizin ailesi, çoluk çocuğu, sosyal bir çevremiz var. İsim vererek eleştirmek, işte meydanlarda yuhalatmak, bu bence yanlış. Çünkü neden? Bizim de çocuğumuz var. 11 yaşında çocuğumuz var, okula gidiyor şimdi. Yargıda bir ismin ön plana çıkması doğru olmaz, ailemiz var. Akın Gürlek deyince herkes şöyle bir bakıyor.”
Kendi ailesinden aktardığı anekdotla, hedef gösterilmenin sadece kişiyi değil, onun ailesini ve sosyal çevresini de yaraladığını söylüyor:
“Yani babam bir defa aramıştı, işte camiye gitmiş, oradakiler demiş işte senin oğlan şöyle böyle falan. İnsan etkileniyor. Yani ben etkilenmiyorum çok şükür ama sonuçta mutlaka herkesin bir ailesi var, bunlar etkileniyor. Bunlar bence hoş değil.”
Bu sözlerin tamamı doğru. Baştan sona, sondan başa doğrudur. Gerçekten de kim olursa olsun hiç kimse itibar suikastına maruz kalmamalıdır
Bu sözlerin tamamı doğrudur. Baştan sona, sondan başa doğrudur. Evet, yargı mensupları da aynı zamanda hepsi insan evladı, hepsinin ailesi var, hepsi aynı zamanda bir anne babanın evladı, bir kadının kocası, bir adamın karısı, çocuklarının babası, annesi, aynı zamanda dayı, amca, hala, teyze… Herkesin bir sosyal çevresi var, arkadaşları, dostları, iş arkadaşları, komşusu var. Anneleri babaları bir mahallede yaşıyor, camiye gidiyor, markete gidiyor, bakkala gidiyor, insan içine çıkıyor. Çocukları okula gidiyor, sınıf arkadaşları var, öğretmenleri var.
Miting meydanlarında yuhalatılmaları, televizyon programlarında onurlarının zedelenmesi, gazete manşetlerinde medeni ölü haline getirilmeleri, şeytanlaştırılmaları, düşmanlaştırılmaları, bel altı ahlaki saldırıların hedefi haline getirilmeleri ahlaki, vicdani, insani değil.
Hâkimlerin verdikleri kararlar ve savcıların düzenledikleri iddianameler, hukuka uygunluk bakımından en sert şekilde eleştirilebilir; ancak bu eleştiri, özel hayatın teşhirine, toplumsal linçe, yuhalatmaya, düşmanlaştırmaya, şeytanlaştırmaya ya da kişiyi ailesi ve yakın çevresi üzerinden incitecek hedef göstermelere dönüşmemelidir.
Doğru olanı da budur.
Bakan Gürlek sözlerinde, siteminde, itirazında sonuna kadar haklıdır, sözleri doğrudur; ama eksiktir. Sadece yargı mensuplarının mı ailesi var?
Haklarında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığı hâlde, iktidar medyasının manşetleriyle alınlarına peşinen “hırsız”, “rüşvetçi” etiketi yapıştırılan CHP’li belediye başkanlarının anneleri, babaları, eşleri, çocukları yok mu? Gazetecilik yapmaktan başka bir fiili ortaya konulmadan “vatan haini”, “ajan” yaftası vurulan gazetecilerin aileleri yok mu? O insanların babaları camiye, bakkala, markete, manava gitmiyor mu? Haklarında hüküm kurulmadan peşinen “terörist” ilan edilen KHK’lıların evlerinde çocukları, eşleri, anne babaları yok mu?
Yardım faaliyetleri dışında somut bir suçu ortaya konulmadan yıllarca “FETÖ’cü” damgasıyla cezaevinde tutulan insanların da anneleri, babaları, amcaları, dayıları, eşleri, evlatları yok. Yıllardır bu insanlara doğrudan ya da dolaylı olarak aynı cümle kuruluyor: “Senin oğlan öyleymiş”, “senin kız böyleymiş”, “senin eşin şöyleymiş”, “senin baban buymuş.” Türkiye’de yargısız infazın en ağır tarafı da tam burada başlıyor. Çünkü ceza yalnız sanığa yönelmiyor; damga, aileye yayılıyor. Hüküm yalnız dosyada kurulmakla kalmıyor; mahallenin dilinde, okulun koridorunda, cami avlusunda, apartman girişinde de kuruluyor.
Oysa hukuk devletinin en temel ilkelerinden biri şudur: Ceza sorumluluğu şahsidir. Suç varsa faili kimse odur; annesi, babası, eşi, çocuğu, kardeşi değildir. Bir kişinin isnat edilen fiili nedeniyle ailesinin sosyal çevrede aşağılanması, çocuklarının okulda yaftalanması, anne babasının mahallede başı öne eğilmek zorunda bırakılması, hukukun değil ilkel bir toplumsal cezalandırma refleksinin sonucudur. Bu, adalet değil; suçun aileye ve sosyal çevreye doğru genişletilmesidir. Hukuk, bireysel sorumluluk üzerine kurulur; linç kültürü ise bulaşıcılık mantığıyla çalışır.
Masumiyet karinesi de tam bunun için vardır. Bir kişi hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmadıkça hiç kimse suçlu ilan edilemez. Bu ilke yalnız mahkeme salonunu bağlayan teknik bir kural değildir; devletin dilini, medyanın dilini ve toplumun vicdanını da bağlayan bir adalet ölçüsüdür. Çünkü masumiyet karinesi çöktüğü anda sadece sanığın hukuki güvencesi çökmez; annesinin huzuru, babasının haysiyeti, eşinin itibarı, çocuğunun psikolojisi de çöker. Peşin hüküm, dosyadan önce eve ulaşır.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in babası da üzülmesin kimse gidip ona “senin oğlan şöyle böyle” demesin. Gürlek’in 11 yaşındaki çocuğu babası üzerinden incitilmesin. Çocuk çocuktur. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama aynı hassasiyet herkes için geçerli olsun. Çünkü Akın Gürlek’in babası baba ise Ekrem İmamoğlu’nun babası da babadır. Akın Gürlek’in çocuğu çocuk ise Ekrem İmamoğlu’nun küçük kızı Beren de çocuktur. Birinin ailesi “korunması gereken mahrem alan”, ötekinin ailesine “siyasi hasarın parçası” muamelesi yapılmasın. Yapılıyorsa orada hukuk yoktur; ikili hukuk sistemi vardır, ayrıcalık vardır.
Yargı mensubunun babasının üzülmesi ne kadar insani ve dikkate değer bir mesele ise, hakkında henüz hüküm bulunmayan bir belediye başkanının annesinin, bir gazetecinin eşinin, bir KHK’lının çocuğunun maruz bırakıldığı toplumsal damgalanma da aynı ölçüde ağır bir adalet meselesidir.
İnsanlar yalnız mahkeme kararıyla değil, manşetle, ekran alt yazısıyla, troll diliyle, etiketle, imayla, fısıltıyla cezalandırılmaya başlandı. Önce “hırsız”, “ajan”, “terörist”, “hain” deniliyor; sonra hukuk o damganın peşinden sürükleniyor. Oysa adaletin yolu bunun tersidir: Önce bağımsız ve adil yargılama olur, ancak ondan sonra hukuk konuşur. Bizde ise çoğu zaman önce itham, sonra toplumsal infaz, en son da hukuki kılıf geliyor.
Bu yüzden mesele yalnız bir kişinin babasının üzülmesi değildir; mesele, bu ülkede acının ve haysiyetin eşit sayılıp sayılmadığıdır. Adalet, yalnız güçlülerin ailesini görünür kılıp güçsüzlerin ailesini görünmez hale getiren bir düzenin adı olamaz. Gerçek adalet, “senin çocuğun çocuk da onunki değil mi” sorusuna dürüstçe cevap verebildiğimiz yerde başlar.
Adalet Bakanı Akın Gürlek meydanlarda yuhalatılmasın; verdiği kararlar üzerinden eleştirilsin, itibar suikastına uğramasın. Hiçbir yargıcımız hedef gösterilmesin, şeytanlaştırılmasın.
Ama savcılarımız da soruşturma dosyalarında suç unsuru oluşturmayan özel hayat ve mahremiyet alanlarına aynı özeni göstersin. Suç isnadıyla doğrudan ilgisi bulunmayan görüntüleri, hareket bilgilerini, özel hayata ilişkin imaları ve aile çevresini hedef alan içerikleri ortalığa dökmesinler.
İBB dosyaları etrafında yaşananlar bu bakımdan ibret vericidir. Eğer dosya “yolsuzluk” ve “rüşvet” dosyasıysa, savcılarımız ve yargıçlarımız da yolsuzluk ve rüşvet yargılaması yapsın; karakter yargılamasına, hayat tarzı yargılamasına sapmasın. İktidar medyası eliyle ahlaki teşhirciliğe alan açılmasın. İddianameler, hukuki metin olmaktan çıkarılıp itibarsızlaştırma operasyonuna dönüştürülmesin.
Bir yargıcın verdiği kararı hukuk zemininde eleştirmek yerine kişisel özellikleri üzerinden hedef tahtasına oturtmak ne kadar yanlışsa, iktidar dışındaki siyasetçileri ve gazetecileri özel hayatları üzerinden linç etmek, ailelerini hedef almak ve itibar suikastına maruz bırakmak da o kadar yanlıştır.
Birinde “aile var” deyip ötekinde susulamaz. Hukuk devleti, hassasiyetin kişiye ve makama göre değiştiği değil, herkes için eşit uygulandığı rejimin adıdır.
Bu vesileyle hepinizin bayramını tebrik ederim.
