Dağılmadan kalmanın ülkesi

''Türkiye neden entelektüel yetiştiremiyor?” sorusu yıllardır yanlış yerde aranıyor. Bu soru ne zaman akla gelse mesele sürekli üniversitelere, akademik seviyeye, yabancı dil problemine bağlanır. Oysa asıl düğüm çok daha derinde… Zira bir toplumun düşünür çıkarabilmesi bilgi üretebilmesi kadar, insanların düşünceyle nasıl ilişki kurduğuyla da alakalıdır.

Türkiye’de düşünce uzun zamandır insanın kendisini dönüştüren bir iklim olmaktan çıkarak fikrini koruma altına aldığı bir alana dönüştü. Fikirler burada zihni açmıyor artık, kişiliği tahkim ediyor. İnsanlar düşünce aracılığıyla dünyayı anlamaya çalışmaktan ziyade kendi yerlerini sağlamlaştırmanın uğraşısı içinde. Bu yüzden okunan kitaplar insanın içine işlemiyor, daha çok konuşma biçimine yerleşiyor. Kavram birikse de idrak derinleşmiyor.

Çünkü sahici düşünce huzurlu bırakmaz ve insan bir anda sesine yabancılaştığı anlarla baş başa kalır. Yıllarca savunduğu fikrin içinin boşaldığını fark eder. Kendi çevresinin yalanlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bazıları için bu yalnız zihinsel kriz değildir, hayatın bütün örgüsünün çatırdamasıdır aynı zamanda. Zira inanılan çoğu zaman düşünce değildir. Arkadaş çevresi, aile, itibar, gençlik, hatta kendilik duygusu da o fikirlerin etrafında şekillenmiştir. Kırk yaşına gelmiş bir insanın bazen yanlış olduğunu fark ettiği cümleyi savunmaya devam etmesinin sebebi yalnız inat değildir mesela. O cümle çökerse yıllardır kurduğu hayatın da sarsılacağını bilir. Bu yüzden birçok kişi hakikati değil, bütünlüğünü korumaya çalışır.

Bu sebeple bazı kanaatler düşünce olmaktan çıkmış insanın evi olmuştur artık. O evi terk etmek kolay değildir. İşte tam olarak bu yüzden Türkiye’de fikir tartışmaları çoğu zaman hakikat arayışının üstünden atlar ve var olma refleksine evrilir.

İşte bu sebeple Türkiye’de çok sayıda akademisyen yetişse de az sayıda entelektüel çıkar. Çünkü akademisyenlik belirli sınırlar içinde sürdürülebilir bir meslek. Entelektüellik ise, insanın kendi çevresiyle arasını de açmasını gerektirir çok zaman. Kendi mahallesinin alkışını kaybetmeyi… Sevildiği dili bozmayı…

Bizde insanlar çoğu zaman düşüncelerinden önce mensubiyetlerini korur. Sağcı sağcıların içinde makbul kalmaya çalışır. Solcu kendi çevresinin öfkesini üzerine çekmemeye uğraşır. Muhafazakâr muhafazakârların sınırlarını aşmamaya dikkat eder. Seküler seküler çevrenin kodlarını ihlal etmekten zinhar korkar. Böyle yerde düşünce elbet gelişmez tabi. Herkes kendi kitlesinin ve aidiyetinin çevresini sarmalamakla meşgul.

Türkiye’de tartışmaların bu kadar hızlı karakter savaşına dönüşmesinin sebebi de biraz bu. İnsanlar önce argümana bakmıyor artık, konuşanın kim olduğuna bakıyor. “Elit”, “gavur hayranı”, “mürteci”, “yerli”, “seküler”, “ümmetçi” … Ülkedeki düşünce hayatı uzun süredir kavramların üstünü silmiş sosyolojik etiketler üzerinden ilerliyor. Hangi mahalleye hizmet ettiğin belirleyici bir parametre.

Fakat son yıllarda tuhaf olan başka bir şey daha gelişti. İnsanlar artık bilgiden çok bilgi karşısındaki tavırlara yatırım yapıyor. Eskiden insanlar çok okumuş görünmek isterdi, şimdi -birçok kişi- hiçbir düşünceye tam teslim olmamış görünmeyi yüceltiyor. Disiplinli düşünce küçümseniyor. Uzun yıllar bir meseleye yoğunlaşmak, çoğu zaman hayatı ıskalamak gibi görülüyor. Hatta cehalet bile zaman zaman samimiyet emaresine dönüşüyor.

Bir de bir süredir şunu fark ediyorum: İnsanlar bir kitabı gerçekten okumuş kişiden çok, kitapları hafifçe küçümseyerek konuşan kişilere daha fazla güven duyuyor. Fazla düşünmeyen insan “hayatın içinden” kabul ediliyor. Bir meseleye yıllarca yoğunlaşmış insan hayatı ıskalamış olmanın da yanında bir karakter kusuru taşıyormuş gibi algılanıyor. Türkiye’de entelektüel figürün sık sık karikatürleştirilmesi bu sebeple tesadüf sayılamaz. Çünkü bu toplum derin düşünceden çok, düşünce karşısında anlamsız tuhaf argümanlarla duvar örenleri ödüllendiriyor.

Sosyal medya bunu daha da ağırlaştırdı. Rezil etmek, küçümsemek, niyet okumak, karşı tarafı ahlaken aşağı çekmek çağın modası. Hakikati aramak yerine üstünlük hissi üreten cümleler sembolik tahakkümün sarsılmaz iddiaları. Alıcısı da çok.

Oysa hakiki düşünce insanı biraz yalnızlaştırır. Kendi çevresine karşı bile huzursuz hâle getirir bazen. Zira düşünce insanın ezberlerini bozar, kendi mahallesinin körlüğünü göstermeye başlar.

Belki Türkiye’nin asıl meselesi tam da budur. Bu toplum uzun zamandır düşünceyi insanı dönüştüren bir hakikat arayışı gibi yaşamıyor da daha çok parçalanmamak için kuşanılan bir zırhmış gibi taşıyor. Böyle yerde düşünür yetişmiyor tabii. Daha çok ait olduğu çevrenin duygularını sofistike cümlelerle yeniden üreten insanlar çoğalıyor.

Çünkü hakikate yaklaşmanın bedeli bazen insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi parçalamasıdır. Türkiye ise uzun zamandır insanlarına düşünmeyi değil, dağılmadan kalmayı öğretiyor; hem de her yerde, her alanda.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.