Mutlak butlan

İstinaf Mahkemesi’nin CHP hakkındaki “mutlak butlan” kararı hukuken ‘mutlak batıl’dır:

* Mutlak Butlan kararını veren İstinaf Mahkemesi, CHP kurultaylarını onaylayan YSK kararlarını yok saymış, yetki gaspı yapmıştır. Oysa kongre ve seçimler konusunda, seçim yolsuzlukları dahil, tek yetkili YSK’dır, kararlarına itiraz bile edilemez. (Anayasa 79)

* İstinaf, CHP kurultayının yenilenmesine karar verebilirdi, bunu yapmamış Kılıçdaroğlu’nun gelmesine karar vermiştir. Açıkça siyasidir.

* Kurultay’da yolsuzluk yapıldığı iddiasına bakan Ceza Mahkemesi kararını beklemeden mutlak butlan kararı verilmesi yanlış ve siyasidir

* Yargıtay kararını beklemeden ihtiyati tedbir kararı vermek keza yanlış ve siyasidir.

Kılıçdaroğlu’na düşen tarihi ve demokratik görev, Mansur Yavaş’ın belirttiği gibi derhal olağanüstü kongreye gitmektir.

Gelecek yazımda ayrıntılı ele alacağım. Bugünkü yazım şöyle:

Türkiye bir hukuk devleti midir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Danıştay’ın kuruluş yıl döneminde yaptığı konuşmayı okurken şu sözlerinin altını çizdim:

“Bundan tam 158 yıl evvel 'Şura-yı Devlet' adıyla kurulduğunda, Sultan Abdülaziz adına okunan nutku hümayunda hukuki güvenlik, adil ve eşit idare ilkelerinin altı çizilmiş; toplumda sınıf farkı gözetmeksizin hukukun herkes için korunacağı taahhüt edilmişti.”

Evet, hukuki güvenlik, adalet, kanun önünde eşitlik konularında o zaman olduğu gibi bugün de yüksek standartlardan uzağız.

‘Türkiye hukuk devleti midir’ sorusuna evet veya hayır diye cevap verilemez. Çünkü hukukumuz var ama ihlallerimiz de var hem epeyce.

ERDOĞAN VE ABDÜLAZİZ

Muhafazakarların yaygın retoriği “iki yüz yıllık taklitçilik” söylemidir. Tanzimat düşmanlığı hem radikal solun hem başta Necip Fazıl olmak üzere, keskin muhafazakarların ortak söylemidir.

Akademik düzeyde eleştiriden ziyade ideolojik polemiktir.

Erdoğan’ın alıntı yaptığı Sultan Abdülaziz, bir Tanzimat hükümdarıydı. Tarihçi Standford Shaw, Abdülhamid dönemini de “Tanzimat’ın en yüksek noktası” olarak tanımlar.

Sultan Aziz’in o nutku 10 Mayıs 1868 tarihlidir. Sadece “eşit vatandaşlık” ve “hukuk güvenliği”ni değil, Erdoğan’ın hazzetmediği “kuvvetler ayrılığı”nı da vurgulamıştı.

Tabii bu nutku Tanzimat ricali yazmış, padişah da “mühr-i hümayun”la onaylamıştı.

Eşit vatandaşlık” demek, fıkhın teb’a hükümlerinin kaldırılması demekti! Zaten, Abdülaziz, geri kalmamızın sebeplerinden birinin “eski kanun ve nizamlar” olduğunu da söylemişti aynı nutkunda.

Bu konu, “modern hukuk”un ne kadar gerekli olduğunu bugünkü topluma anlatmak için fevkalade önemlidir. CB sisteminde hukuk standartlarımızın gerilemiş olması ne kadar önemli olduğunu göstermiyor mu?

HUKUKİ MODERNLEŞME

Sultan Aziz’in söylediği “hukuki güvenlik” standardını bugün hâlâ gerçekleştiremediğimiz için yatırım gelmiyor. Hukuk konusunda kendisi iyi bir sınav vermemiş olan Adalet Bakanı Akın Gürlek bu gerçeği ifade etmişti:

Yabancı yatırımcının Türkiye’ye gelebilmesi için hukuki güvenlik zemini oluşturmak istiyoruz…” (27 Nisan)

Abdülaziz o sözlere uymadı fakat Osmanlı’nın o zamanki müesseseleri ve kadrosu bu prensipleri hayata geçirecek kapasiteden çok uzaktı. Bu gerçeği Cevdet Paşa da anlatır.

Osmanlı’nın neden hukuki modernleşme reformlarına ihtiyaç duyduğunu kavramadan ve hele de “taklitçilik” diye suçlayarak çağımızın hukuk standartlarına ulaşmak zordur.

En önemlisi de “otorite” kavramanın fıkıhla mı, anayasa hukukuyla mı tanımlanacağı meselesidir.

Anayasa ve kanunlardan ayrı, fıkhî ritüellerle özel bir otorite anlayışı olursa hukuk devleti düzgün işletilemez. “Hukuk güvenliğikanun önünde eşitlik” gibi değerler hayata geçirilemez…

262 SENE!

Ceza hukuku tarihinde çığır açan Cesare Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar” adlı klasik eserini genç bir avukatken okumuştum. Geçenlerde tekrar baktım. 1764 yılında yazdığı kitabında şöyle diyor:
Suçların cezasını ancak kanunlar tayin edebilir… Hakimler kanunun tayin etmediği bir cezayı veremez… Hiçbir hakim, kamu yararı ve güvenliği mülahazasıyla olsa dahi, suç için kanunun biçtiği cezayı ağırlaştıramayacaktır.” (1961 basım, s. 119)

Oysa fıkıh dahil bütün eski hukuk sistemlerinde hükümdarın, hakimlerin hatta idarecilerin “ta’zir” yani uygun gördükleri cezayı verme yetkisi vardı. (Ö.N. Bilmen, Hukuk-ı İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhıye Kamusu, cilt 3, s. 306)

Suistimal ve keyfiliğe ne kadar açık değil mi?

Buna son vermek üzere Cevdet Paşa Mecelle Layihası’nda “hakimlerin artık vicdanlarına göre değil kanuna göre karar vereceklerini” yazmıştı.

Anayasa hukukunda Montesquieu neyse, ceza hukukunda Beccaria odur.

Beccaria’nın 262 sene önce felsefi planda açtığı çığırdan, bugün bütün anayasalarda ve bizim anayasamızda şu hüküm vardır:

Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” (Madde 38)

Yani devlet başkanı, bakan, vali, kumandan, partici, nüfuzlu kişi hakime müdahale edemeyeceği gibi, hakim de göze girmek için veya ideoloji gayretiyle kanunun öngörmediği bir cezayı veremez, kitabına uyduramaz.

Siz ölçün artık ne ölçüde “hukuk devleti” olduğumuzu ve olmadığımızı.

YORUMLAR (12)
12 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.