Milli takımın yenilgisine suçlu aranıyorsa…
Başlığına bakıp yazımı okumaya değer bulan sizler de, herhalde, hafta sonu olmasına rağmen, sabahın köründe televizyon karşısına geçip ‘bizim çocuklar’ diye anılan milli futbol takımımızın Dünya Kupası’ndaki ikinci karşılaşmasını izlemişsinizdir.
İlk karşılaşmada Avustralya’ya yenilmişti milliler, Paraguay karşısına yenmek üzere çıkmışlardı.
Paraguay’a da yenildiler…
Herhalde üzüldünüz.
Maçın sonucunun böyle olacağını beklemiyor olmalılar ki, oyuncular da üzgündüler. Ağlayanları bile oldu.
ABD, Meksika ve Kanada’nın ev-sahipliğini üstlendiği turnuvada ilk turun aşılacağı sanılıyordu; ülkedeki genel havaya bakılırsa, geniş bir kitle alınacak sonucun zafer olacağından emindi.
O kadar ki, futbolun inceliklerine hakim on yaşındaki torunum, herkesin elendiğimize inandığı yenilgi sonrasında bile, hangi ihtimallerde kaçıncı çıkılabileceğinin hesaplarını yapıyor…
En son Dünya Kupası’na 2002 yılında katılmış ve üçüncü olmuştuk; aradan geçen çeyrek yüzyılda bir daha turnuvanın yüzünü görmemiştik; çoğu Avrupa’nın en bilinen takımlarında top koşturan gençlerden oluşan bu milli takım, turnuvaya katılmayı son anda da olsa yakalamıştı.
Düştüğümüz grupta yer alan üç takım dişimize göreydi; yenebilir ve daha dişli takımlar karşısında şansımızı deneyebilirdik.
Şansımız el vermemiş, nasip değilmiş, kaderimiz böyleymiş…
Takımın İtalyan hocası, yenilginin hesabını verdiği basın toplantısında sebebi aynen böyle açıkladı: “Şansımız el vermedi, nasip değilmiş, kaderimiz böyleymiş…”
Gelecek kupaya katılabilir miyiz acaba?
Dört yıl sonra…
Yalan söyleyecek değilim; etrafımla konuşurken ben de kalabalığa uyarak “Neden olmasın?” ayarında umutlu konuşurken, içten içe sonuçtan hiç mi hiç umutlu değildim.
Şans, talih, kader eksikliği gerekçesi yüzünden değil ama…
Ülkelerde işler yolunda gidiyorsa bu durum kendini hemen her konuda belli eder. Başarı başarıyı getirir ve öyle kazanılan moral de yeni başarılara kapı aralar…
Türkiye 2002 Dünya Kupası sırasında insanlarının umutlu olduğu bir ülkeydi; o umut futbol dahil bütün spor alanlarında bir biçimde kendisini hissettirmeye başlamıştı.
O umutlu halimiz epey bir süre bizi idare etti. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda o zamanın ‘bizim çocukları’ İsviçre’yi hem de 1-0 geriye düşmüşken 2-1, Çek Cumhuriyeti’ni de 3-2 yenerek çeyrek finale erişebilmişti.
Hatta o yılın şampiyonasının ev-sahipliğine komşusu Yunanistan’la birlikte talip olmuştu Türkiye…
Sadece umutlu değil, aynı zamanda geniş ufukluyduk da…
Herkes yenilgiden birilerini, en çok da teknik direktör ile bazı oyuncuları suçluyor. En az suçlanacak olanlar onlar oysa…
Turnuvayı izlemeye neden siyasiler gelmemişti dersiniz?
Bir gözlemcinin samimi hisleri
Yazımın bundan sonrasını yenilginin ardından hislerini benimle paylaşan bir yakınımın anlatımına bırakıyorum.
“2008 yılından aklıma ilk, milli takımımızın 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasıʼnda gösterdiği unutulmaz mücadele ve başarı gelir.
Takımımız, son saniyelere kadar mücadeleyi bırakmadı, hakemlerin kasıtlı/kasıtsız yanlış kararlarına aldırmadan kazandığı maçlar ile sadece bizlerin değil başka ülkelerden insanların hafızalarında da yer edindi.
O dönemde Amerikaʼda yaşıyordum ve çalıştığım şirkette, maçlar mesai saatine denk düşmesine rağmen, Amerikalısı, Çinlisi, Bulgarı, Hindistanlısı, hemen herkes, hatta benden önce, maçı izleyebileceğimiz bilgisayarı ayarlama derdine düşerdi. Destekleri Türkiye’ye idi.
Kanaatimce, bu ilgide sadece milli takımızın maçlarının heyecanı değil, aynı zamanda ülkemizin o dönemlerde ekonomisiyle, dış ve iç politikasıyla kazandığı prestijin de etkisi vardı. O dönemlerde, daha yaşanabilir bir dünya için, özellikle bizim etkileşimde bulunduğumuz coğrafyalarda, örnek ve umudu yeşerten ülkeydi Türkiye…
Nereden mi biliyorum?
Hafızamdan hiç çıkmayan olayı o dönem yaşamıştım. Yine çalıştığım şirkete yakın bir mescide yolum düşmüş ve orada, Pakistan asıllı olduklarını tahmin ettiğim, Kur’an öğrenmeye çalışan Amerikan vatandaşı çocukları gözlemlemiştim.
Ben içeri girdiğimde, çocuklar derslerine ara vererek futbol topuyla bahçeye çıkıp oynamaya başladılar. Çocukluğumuzda hepimizin yaptığı gibi, onların da ilk yaptığı, takımlarını seçmek ve ona isim vermek oldu. İçlerinden birinin ‘Biz Türkiye olacağız; çünkü Türkiye hiç bir zaman kaybetmez’ dediğini işittim; onun teklifine diğer arkadaşları da sıcak baktılar ve Türkiye ismine kimse itiraz etmedi.
Tüylerimin diken diken olduğu anlardan birisiydi yaşadığım…
Çocukların kalbine dahi işlemiş ‘Biz Türkiye olacağız; çünkü Türkiye hiç bir zaman kaybetmez’ övgüsünü hep duymak istiyorum.”
Beklentinin gerçekleşmesi için biraz daha beklemek gerekecek.
