Ay’da mülkiyet yörüngede kaos İnsanlığın uzay sınavı

Bugün NASA, Çin ve SpaceX’in gözlerini Ay’ın Güney Kutbu’na dikmesinin sebebi romantik bir keşif arzusundan çok daha pragmatik: Su buzu. Milyarlarca yıldır Güneş görmeyen derin kraterlerde hapsolmuş bu buz, sadece astronotların içme suyu ihtiyacını karşılamayacak. Elektroliz yoluyla ayrıştırıldığında ortaya çıkacak olan oksijen ve hidrojen, derin uzay yolculuklarının yakıtı anlamına geliyor.

Ay, Mars’a veya asteroid kuşağına gidecek gemiler için evrenin ilk “yakıt istasyonu” olmaya hazırlanıyor. Bu stratejik kaynağın vanasını elinde tutan güç, yarının uzay lojistiğinin ve standartlarının da doğal yazarı olacak.

2026 ve büyük yarış: Takvimler yaklaştıkça rekabetin dozu da artıyor. NASA, Artemis II göreviyle 1972’den bu yana ilk kez mürettebatlı bir aracı Ay yakınına göndermeyi planlıyor (Hedef: 5 Şubat 2026). Hemen ardından Artemis III ile Ay’ın Güney Kutbu’na gitmek hedefleniyor.

Ancak Batı bu yarışta yalnız değil. Çin, 2026’da fırlatılacak Chang’e-7 göreviyle kraterlerin içinde “zıplayan robotlarla” su avına çıkacak. Hindistan’ın insanlı uçuş planları ve Tayland’ın her iki blokla da (ABD ve Çin) iş birliği yapma hamleleri, gökyüzündeki satranç tahtasının ne kadar karmaşıklaştığını gösteriyor.

Arka kapı kolonizasyonu: Resmi olarak Ay, kimsenin malı değil. 1967 tarihli Dış Uzay Antlaşması, Ay’ın herhangi bir ülkenin egemenliğine giremeyeceğini açıkça belirtiyor. Ancak hukukçuların “arka kapı kolonizasyonu” dediği süreç tam burada başlıyor. ABD’nin 2015’te yasalaştırdığı Space Act, “Toprağın sahibi değilsiniz ama içinden çıkardığınız kaynak senindir” diyerek uzay kapitalizminin önünü açtı.
Dahası, NASA’nın “Güvenli Bölgeler” (Safety Zones) kavramı altında geliştirdiği “Ben burada çalışırken bana yaklaşmayın” doktrini, rakipleri tarafından “gizli bir ilhak” olarak yorumlanıyor. Enerji tarafında ise yarış nükleere evriliyor; Ay’ın 14 gün süren dondurucu gecelerinde hayatta kalabilmek için nükleer mikroreaktörler kurma planları çoktan devreye girdi.

Yörüngedeki mayın tarlası: Kessler Sendromu: Ancak tüm bu büyük projelerin önünde, Ay’daki madenlerden çok daha yakın bir tehdit var: Uzay Çöpü. Alçak Dünya Yörüngesi (LEO), 1 cm’den büyük 1,2 milyondan fazla hurda parçasıyla dolmuş durumda. Bilim dünyasını asıl korkutan ise Kessler Sendromu. Yörüngedeki nesne yoğunluğu öyle bir noktaya gelebilir ki, tek bir çarpışma zincirleme bir reaksiyonu tetikleyebilir.

Bu felaket senaryosu gerçekleşirse, Dünya’nın çevresinde geçilemez bir çöp kalkanı oluşacak. Bu sadece astronotların sorunu değil; GPS sistemlerinin, internet ağlarının, bankacılık altyapısının ve hava durumu tahminlerinin çökmesi demek.

Zaman Daralıyor: 2.8 günlük hata payı: Tehlikenin ciddiyetini ölçen en ürkütücü metrik ise CRASH Clock (Çarpışma Gerçekleşmesi Saati). 2018 yılında uyduların manevra yapmadan hayatta kalma süresi 121 gün civarındayken, 2025 sonu itibarıyla bu süre 2,8 güne düşmüş durumda. Starlink gibi devasa uydu ağları nedeniyle otoyol E-5 trafiğine dönmüş durumda; uydular her 1,8 dakikada bir çarpışmadan kaçınmak için manevra yapıyor. Bir yazılım hatası veya güçlü bir Güneş fırtınası, insanlığı yüzyıllarca sürecek bir “yörünge hapsine” mahkûm edebilir.

Ay’a giden koridoru açık tutmak için hata payı artık neredeyse sıfır. Eğer Dünya’nın yörüngesindeki bu kaosu toparlanamazsa Ay’daki maden planları sadece kâğıt üzerinde kalacak. İnsanoğlu, yeryüzündeki sınır kavgalarını binlerce kilometre öteye taşırken şu can alıcı soruyla karşı karşıya: Ay, tüm insanlığın ortak mirası mı olacak, yoksa yeni bir sömürgecilik dalgasının ilk kurbanı mı?

Günün sonunda uzay, kağıt üzerinde hepimizin; ancak gerçekte, ona sahip çıkmayı başaranların olacak.

VERİ HAVUZLARI VE TAKTİK YELEKLERİN ARASINDA YENİ HAYAT

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) sadece bütçe olarak büyümedi; bir şehrin yeni rutini haline geldi. Artık mesele sadece “göç politikası” değil, sokağın yeni ve sert yaşam biçimi ve sadece sokak yok; ekran var. Çünkü “operasyon” haberleri artık yalnızca haber bülteninde değil: telefon ekranında, story’de, yerel gruplarda, canlı yayınlarda dolaşıyor.
Bugünlerde Minneapolis gibi göçmen sayısının fazla olduğu şehirlerde insanlar rotalarını, evden çıkış saatlerini, hatta mahalle bakkalına gidiş yollarını değiştiriyor. Çünkü ICE, Trump yönetiminin kitlesel sınır dışı vaadini yerine getirmek için artık her yerde.

Peki sokaktaki o sert görünümlü adamlar kim? Üzerlerinde her zaman net bir üniforma yok. Bazen “taktik yelek” dedikleri, telsizden kelepçeye her türlü ekipmanın asılı olduğu o siyah, heybetli yeleklerle sokaktalar. Bazısında POLICE / ICE / DHS (İç Güvenlik Bakanlığı) amblemler var, bazısında ise hiçbir şey yok. Bu belirsizlik, sokaktaki paniği büyütüyor: “Bu kim, neden maskeli, neden burada?”

BİR ŞEHRİN ALGORİTMASI BOZULUNCA

Gerilim sadece teorik değil, kanlı bir gerçeklik. 7 Ocak 2026’da 37 yaşındaki Renée Nicole Good, bir ICE operasyonu sırasında açılan ateşle hayatını kaybetti. Şehir henüz bu şoku atlatamamışken, bir hafta sonra Venezuelalı bir göçmen gözaltı sırasında bacağından vuruldu.
Bu olaylar, “tekil vaka” olmaktan çıkıp halkın hafızasında “düzenli bir gerilim” hissine dönüştü. Artık WhatsApp grupları birer haber ajansı gibi çalışıyor; “Şu sokakta hareketlilik var,” mesajı düştüğü anda esnaf kepenk indiriyor, rotalar değişiyor. Bir yanda “insanlar riskli bölgeye girmesin” diye bilgi paylaşan ağlar; öte yanda devletin “bu paylaşımlar görevli güvenliğini tehlikeye atıyor” yaklaşımı. Tartışma buradan “anonim kalma” ve “ifşa” kavgasına kayıyor.

Burada duyulan kelime: Doxxing. En basit Türkçesiyle: birinin adresini/telefonunu/işyerini/aile bilgisini internete döküp hedef göstermek. Yani “bilgi paylaşmak” ile “hedef göstermek” arasındaki çizgi, sosyal medyanın o meşhur gri alanı. Ve bu gri alan, teknoloji sayfalarının konusu çünkü artık mesele “nerede operasyon var” değil; kim görünür, kim izlenebilir, kim anonim kalabilir
ICE’nin gücü sadece sahadaki memurlarından gelmiyor; arkasında devasa bir “teknoloji seti” var. Bu, tek bir uygulamadan ziyade, verilerin birleştiği dev bir ağ: Biyometri: “Mobile Fortify” gibi araçlarla sahadaki kişinin parmak izi ve yüzü anında devlet veri tabanlarıyla eşleştiriliyor. Stingray (Sahte Baz İstasyonları): Telefonunuzun konumunu ve kimliğini tespit eden, bölgedeki cihazları kendine bağlayan teknoloji. ALPR (Plaka Okuma): Aracınızın hangi gün, hangi saatte nerede olduğunu takip eden devasa bir arşiv. Veri birleştirme (data fusion): Parçaları tek ekranda birleştirme meselesi. Burada en çok konuşulan örneklerden biri veri analiz şirketi Palantir’in ICE’yle ilişkisi; tartışma da tam bu “birleştirme katmanı”nda büyüyor.

İşin “milyarderler” kısmında ise durum net: Teknoloji devleri doğrudan bağış yapmasa bile, kurdukları bu sistemlerle devlet kontratları üzerinden sürecin ana mimarı oluyorlar. Bill Ackman gibi finans devlerinin ICE ajanlarına verdiği açık destekler ise bu yeni dönemin politik rengini belli ediyor.
Bu adamları kim işe aldı?: Peki, bunca teknolojik güce sahip bir kurumda nasıl oluyor da sokak ortasında bu kadar çok hata ve şiddet vakası yaşanıyor? Kim, hangi eğitimle, hangi standartla sahada? Cevap şaşırtıcı: Yapay zeka.

ICE, Trump’ın 10 bin yeni memur kotasını doldurmak için acele ederken, özgeçmiş tarama işini denetlenmemiş bir Büyük Dil Modeli’ne (LLM) devretti. Sonuç? Tam bir felaket. Yapay zeka, özgeçmişinde “memur” kelimesi geçen herkesi (AVM güvenlik görevlileri dahil) deneyimli sayarak dört haftalık hızlandırılmış eğitime gönderdi.

Acı gerçekler ise raporlara şöyle yansıdı: Açık kitap sınavlarını bile geçemeyen, İngilizce okuma yazması yetersiz personel sahaya sürüldü. Doktorunun “fiziksel aktiviteye uygun değil” dediği 222 kiloluk bir aday akademiye kabul edildi. Sonuç: 2025 yılı, ICE gözetiminde 32 ölüm ve 170 ABD vatandaşının yanlışlıkla gözaltına alınmasıyla son 20 yılın en ölümcül yılı oldu.

Bir şehirde insanlar işe gidiş saatini değiştiriyorsa, okul yolu konuşuluyorsa, esnafın kapısı erken kapanıyorsa bu artık sadece “politika” değil, gündelik hayat kalitesi meselesi.

Ve bu kaliteyi bozan şey, tek başına sokaktaki görüntü değil; o görüntünün ekranla birleşip sürekli bir gerilim üretmesi. Bir yanda taktik yeleğin sert silueti; öte yanda anonim hesaplar, ifşa korkusu, “bugün nerede ne var” zinciri.

Herkesin istediği tek şey; biraz daha normal bir hayat.

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.