Milisliğin dijital dönüşümü

Ocak 2021’de, yani Donald Trump destekçilerinin seçim sonucunun Kongre’de onaylanmasını durdurmak için ABD Kongre Binası’nı bastığı saldırıdan sonra, Oath Keepers adlı aşırı sağ ve hükümet karşıtı milis grubuyla, merkezi bir örgütten çok dağınık hükümet karşıtı milis ağlarının ortak adı olan Three Percenters bağlantılı sanıklar ciddi federal suçlardan mahkum edildi. SPLC’ye göre (Southern Poverty Law Center, ABD’de aşırı sağ grupları, nefret ağlarını ve milis hareketlerini izleyen bir sivil haklar kuruluşu) ise bu baskıdan sonra hareket tamamen bitmedi; daha yerel, daha dağınık ama yeniden örgütlenen bir forma dönüştü. Sokaktaki milis, sosyal medyadaki “topluluk kurucusu” oldu; kameraya uygun paramiliter estetik, yeraltına çekilen hareketin yeni vitrini haline gelmiş durumda.

Bu yeni vitrinin dikkat çekici yüzlerinden biri, Barrel and Hatchet çevresinde içerik üreten eski hava kuvvetleri mensubu Eric Roscher. Burada bir parantez açmak lazım Barrel and Hatchet doğrudan “milis” diye etiketlenen bir yapı değil. Ama çevresinde kurulan içerik dünyası, Amerikan milis hareketinin yeni ekosistemini anlatmak için çok iyi bir örnek. Çünkü videolarda tehdit dili ile ürün yerleştirme birbirine karışıyor. Önce size “uyuyan hücreler”den, yaklaşan tehlikelerden söz ediliyor; ardından sponsorlu taktik yelek beliriyor. Korku ile alışveriş aynı kareye giriyor.

Bu yüzden burada satılan şey sadece fikir değil. Aidiyet satılıyor, korku satılıyor, ekipman satılıyor. Ve hepsi birlikte, bir yaşam tarzı paketi gibi sunuluyor. Eski milis kültürü artık abonelik çağının içine taşınmış durumda. Yeni dil “katıl” demiyor; önce “izle”, sonra “beğen”, sonra “sepete ekle” diyor. İdeoloji geri planda değil, ama yaşam tarzı ambalajının içine çok daha ustaca gömülmüş durumda.

NORMALLEŞMİŞ PROPAGANDA

Amerikan aşırı sağı bir süredir çok önemli bir şey öğrendi: İnsanlara doğrudan ideoloji satmak zor. Ama estetik, aidiyet ve hazırlık hissi satmak çok daha kolay. Hele bir de bunu ağır çekim atış videoları, “erkeksi” sweatshirt’ler, pahalı kamuflajlar ve özel kuvvet estetiğiyle birleştirirseniz, ortaya artık klasik anlamda propaganda çıkmıyor. Daha tehlikeli bir şey çıkıyor: normalleşmiş propaganda.

İnternette buna bazen “tacticool” deniyor. Taktik ekipmanın işlevinden çok, kamerada ne kadar havalı durduğuyla ilgili bir dünya bu. Silah burada sadece silah değil; görüntü. Kamuflaj sadece örtünme değil; kimlik. Ekipman sadece malzeme değil; aidiyet rozeti. İzleyici kendini paramiliter bir hareketin kenarında değil, “hazır”, “güçlü”, “kabile içinde” hissettiği bir topluluğun parçası gibi görüyor.

İşte bugünün asıl meselesi de bu. Eski milis kültürü marjinaldi; yeni versiyonu ise algoritmaya uyumlu. Bir başka deyişle, aşırılık artık sadece öfkeyle değil, estetikle de çalışıyor.

Daha da ilginci, bu yeni çevre kendini artık “milis” diye pazarlamıyor. Birçok yapı artık kendine açık açık milis demiyor; onun yerine ‘topluluk’, ‘kabile’, ‘hazırlıklı vatandaşlar’ veya ‘sivil koruma grubu’ gibi daha masum görünen kavramların arkasına saklanıyor.

Ama burada sahne ile gerçeklik arasında ciddi bir fark var. Çünkü gerçekten afet yardımı örgütleyen yapılarla, paramiliter hazırlık yapan yapılar arasındaki ayrım görünürde değil, eğitimde ortaya çıkar. Afet yardımı yapan biri tahliye planı, enkaz kaldırma, lojistik koordinasyon, ilk yardım ve sivil savunma çalışır. Paramiliter yapı ise silah, taktik düzen, çevre güvenliği, pusu mantığı ve savaşçı formu korur. Bugün gördüğümüz şey çoğu zaman birincinin diliyle ikincinin pratiğini birleştirmek.

Yani “yardım” burada her zaman yardım anlamına gelmiyor. Bazen halkla ilişkiler anlamına geliyor. Birçok grup artık kendine meşruiyet üretmek için tam da bu maskelemeyi kullanıyor. Polisle, yerel yöneticilerle, muhafazakar topluluklarla daha rahat ilişki kurmak için “biz milis değiliz” diyorlar. Hayır işi görüntüsü, bu yüzden sadece imaj değil; strateji.

Ve hukuk da bu stratejinin dışında değil.

ABD’de 501(c)(4) statüsü, kamu yararı amacıyla çalışan kar amacı gütmeyen kuruluşlara verilen bir statü. Bu, yapıların lobi faaliyeti yürütmesine izin veriliyor. Kağıt üstünde kulağa masum geliyor. Ama sorun şu; böyle yapılar, özellikle paramiliter çevrelerle kesiştiklerinde, finansman ve meşruiyet alanını daha opak hale getirebiliyor. Yani hareket sadece estetik olarak değil, hukuki olarak da kendini yumuşatıyor.

Bir bakıma milisliğin yeni versiyonu hem tehdit anlatısı sat, hem ekipman sat, hem yardım dili kullan, hem de kar amacı gütmeyen görün. Amerikan siyaseti için rahatsız edici olan da tam bu. Çünkü eski milis kültürü korkutucuydu ama teşhis edilmesi kolaydı. Bugünkü versiyon ise daha zor yakalanıyor. Artık ormanda saklanmıyor; algoritmanın içinde dolaşıyor.

Bu yüzden bugünün milislerini anlamak için sadece ideolojiye değil, iş modeline de bakmak gerekiyor. Eski modelde önce inanç gelirdi, sonra örgüt. Yeni modelde önce içerik geliyor, sonra topluluk, sonra ürün, sonra aidiyet. İdeoloji ise bütün bunların içine gömülü halde ilerliyor.

Bana kalırsa bugünün en tehlikeli dönüşümü tam burada yatıyor. Amerikan milis hareketi bir tür dijital rebranding (yeniden markalama) geçirdi. Kendini hem daha satılabilir, hem daha paylaşılabilir, hem daha savunulabilir hale getirdi. Ve bunu yaparken de en eski numaralardan birini kullandı; şiddeti, güvenlik gibi göstermek. Paramiliter hazırlığı, toplumsal sorumluluk gibi göstermek. Kabileyi, topluluk gibi göstermek.

Şimdilik bu dönüşümün en görünür laboratuvarı ABD gibi görünüyor; ancak dijital estetikle normalleştirilen bu paramiliter dilin, farklı ülkelerde ve Türkiye’de de yerel koşullara uyarlanarak benzer etkiler yaratma ihtimali de küçümsenmemeli.

AY'A DÖNMEK DEĞİL, AY'I DÜZENE SOKMAK

NASA’nın Artemis programı artık basit bir “Ay’a dönüş” hikayesi değil; Ay çevresinde ve Ay yüzeyinde uzun vadeli varlık kurma denemesi. Laboratuvar, prova sahası, kaynak haritası ve jeopolitik düğüm noktası olacak Ay Artemis döneminde.

NASA’nın kendi tanımında amaç, Ay’a kalıcı biçimde dönmek ve bunu Mars’a giden yolun altyapısı haline getirmek. Şubat 2026’daki mimari güncelleme de bunu netleştirdi: görev temposu artırılıyor, 2027’ye ek görev konuyor ve ilk yüzey inişinden sonra yıllık operasyon hedefleniyor.

Bu yüzden son günlerin büyük haberi olan Artemis II’yi “Ay’a astronot gönderildi” diye özetlemek eksik olur. Evet, 1 Nisan 2026’da dört kişilik mürettebatla fırlatıldı; evet, bu Apollo’dan beri ilk insanlı Ay çevresi uçuşu. Ama bir şeyi baştan netleştirelim; bu görevde Ay’a iniş yok. Artemis II, yaklaşık 10 günlük insanlı bir Ay çevresi uçuşu.

Mürettebat Ay’ın etrafından dolanıp geri dönecek. Asıl amaç, Orion kapsülünü, yaşam destek sistemlerini, insanlı derin uzay uçuşunu ve sonraki inişlerin teknik omurgasını sınamak. 2 Nisan’da da kritik yörünge manevraları tamamlandı ve Orion Ay yoluna girdi.

AY KİMİN MALI?

Burada asıl dikkat edilmesi gereken, Artemis’in “gideceğiz” değil, “kalacağız” demesi. NASA’nın Apollo’dan kopuşu tam burada. Birkaç günlüğüne gidip kum torbası gibi taş örnekleri toplamak değil; haftalar, sonra aylar boyunca orada kalabilecek sistemler kurmak. Bunun anlamı şu; astronotlar ihtiyaç duydukları her şeyi Dünya’dan taşıyamayacak. Programın sessiz ama kritik kavramı bu yüzden yerinde kaynak kullanımı, yani Ay’daki buzu, oksijeni, hatta ileride yakıt ve yapı malzemesi olabilecek unsurları yerinde değerlendirme fikri.

NASA’nın Artemis Accords metninde de “kaynak çıkarma ve kullanım” açıkça, güvenli ve sürdürülebilir keşfin parçası olarak yazılıyor. Kağıt üstünde kulağa mantıklı geliyor suyu Dünya’dan tonla taşımak yerine Ay’da bulursanız, orada kalış süreniz ve hareket serbestiniz değişir.

Ama burada, uzay romantizmi yerini hukuk ve güç politikasına bırakıyor. Çünkü Ay’da “kaynak kullanımı” demek, ister istemez şu soruya çarpıyor: Kimin hakkı? 1967 tarihli Dış Uzay Antlaşması çok net; Ay da dahil uzay cisimleri, hiçbir devlet tarafından egemenlik iddiasıyla sahiplenilemez. Sorun şu ki, Artemis çağında tartışma toprağa bayrak dikmekten çok, kaynak çıkarmak ve faaliyet alanı çevresinde “güvenlik bölgeleri” oluşturmaya kaydı. NASA bunu işbirliği ve düzen diliyle anlatıyor; ama hukukçuların bir bölümü, özellikle kaynak çıkarımının “mülkiyet değil” diye sunulmasının antlaşmanın ruhuna karşı bir boşluk yaratma girişimi olduğunu söylüyor. Yani Ay’ı resmen sahiplenemiyorsunuz; ama önce gidip su buzu çevresinde fiili öncelik kurma arayışı bambaşka bir tartışma açıyor.

BİLİMSEL Mİ JEOPOLİTİK Mİ?

Bu yüzden Artemis’i anlamak için roketten çok, niyetin değiştiğini görmek gerekiyor. Program bilimsel olduğu kadar jeopolitik. Pek çok yorum özetle şunları anlatıyor: ABD, Ay’a dönüşü yalnızca bir prestij meselesi olarak değil, Çin’in yükselen Ay programı karşısında stratejik bir eşik olarak okuyor. Bu yarış artık “kim önce Ay’a ayak bastı?” yarışından farklı. Şimdiki soru Ay çevresindeki altyapıyı kim kuracak, yüzeydeki kritik noktalara kim önce yerleşecek, su buzu ve lojistik erişim üzerinde fiili üstünlüğü kim kuracak? Soğuk Savaş’ta Ay bir ideoloji vitrinine benziyordu. Bugün ise tedarik zinciri, enerji, kaynak ve konum rekabetinin uzaya taşınmış hali gibi duruyor.

Yine de Artemis’i sadece jeopolitik hırs diye küçümsemek de kolaycılık olur. Çünkü görevin bilim tarafı gerçek. Nature’ın ve NASA’nın çizdiği çerçeveye göre Artemis II, derin uzay radyasyonunun, uykunun, stresin, bilişsel performansın ve ekip dinamiğinin insan bedeni üzerindeki etkilerine dair veri toplayacak. Ay yolculuğu burada sadece bir sembol değil; insan bedeninin Dünya yörüngesi dışındaki sınırlarını test eden bir laboratuvar. Başka bir deyişle, Artemis II “Ay’a indik mi?” sorusundan önce “İnsan gerçekten derin uzayda güvenli ve sürdürülebilir biçimde çalışabilir mi?” sorusuna cevap arıyor. Bu yüzden görev, turist taşıyan bir nostalji seferi değil; gelecekteki yerleşim, iniş ve daha uzun görevler için biyolojik ve teknik prova.

Bence Artemis’in asıl hikayesi tam da burada. İnsanlık Ay’a bu kez fotoğraf albümünü genişletmek için dönmüyor. Ay’ı, kendisinden sonraki uzay çağının ara istasyonu haline getirmeye çalışıyor. Bu iddianın içinde bilim de var, kibir de; mühendislik de var, jeopolitik refleks de. Artemis II’nin anlattığı şey, “Ay’a geri döndük”ten biraz daha büyük: “Ay’ın çevresinde ve üstünde yeni bir düzen kurmaya hazırlanıyoruz.”

Ve bu kez mesele yalnızca kim önce gidecek sorusu değil. Mesele, kim orada kalmanın dilini, hukukunu ve altyapısını önce kuracak sorusu.

İşte tam da bu nedenle Artemis II’ye bakınca ben yalnızca bir roket görmüyorum. Bir niyet görüyorum. İnsanlığın Ay’la kurduğu ilişkinin sessizce değiştiğini görüyorum. Ay artık sadece uzak bir gökcismi değil; yavaş yavaş bir dosyaya, bir programa, bir erişim tartışmasına dönüşüyor. Belki de asıl kırılma burada. Ay’a gitmek, bir zamanlar imkansız olanı başarmaktı. Ay’da kalmak ise, imkanı düzene çevirmek.

Artemis gerçekten insanlığın ortak geleceğini mi inşa ediyor, yoksa ortak miras fikrini biraz daha teknik, biraz daha steril ve biraz daha şık bir dille aşındırıyor mu? Çünkü uzay programları tarih boyunca bize hep aynı şeyi gösterdi: Bir görev ne kadar bilimsel görünürse görünsün, sonunda mutlaka dünyadaki güç ilişkilerine geri bağlanır.

Son söz; Ay’a bu kez sadece bakmak için dönmüyoruz. Ay’ı, geleceğin siyasetinde ve ekonomisinde işe yarar hale getirmek için dönüyoruz.

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.