“Erkler ayrılığı ve Meşruti Monarşiler”
D
ostoyevski’nin Rus Edebiyatçılarını kastederek ‘hepimiz Gogol’un “Palto”sundan çıktık’ dediği iddia edilir.
Bilgi: Palto, Gogol’un ünlü hikaye kitabının adı.
Rus Edebiyatçılar için Gogol neyse, kanaatime göre Türk Aydınları için de Namık Kemal (1840-1888) odur.
Modernist, İslamcı ve Türkçü Türk Aydınlarının fikir ve teorileri pek çok bakımdan adeta Namık Kemal’in fikirlerinin şerh edilmesinden ibarettir.
Namık Kemal, otoriterlik (istibdat) karşıtıdır ve çözümün Erkler Ayrılığında olduğuna inanır: Kuvve-i teşriiyye, kuvve-i icraiyye ve kuvve-i adliye. (Yasama, yürütme ve yargı)
Bireysel kişi hak ve özgürlükleri; seçme, seçilme ve yönetime katılma haklarını tereddütsüz savunuyordu.
Özel mülkiyete hukuki güvence sağlamaya, seyahat özgürlüğüne, kanunsuz suç ve ceza olamayacağına inanıyordu, vs.
Hak ve özgürlüklerinin korunması için de tarafsız ve bağımsız yargıyı zorunlu görür.
Türk aydınları farkında olsun veya olmasınlar farketmez; özde, Namık Kemal’in halefi sayılırlar.
Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük Akımları bile Namık Kemal’in fikirleri üzerinde inşa edilmiş birer “devleti kurtarma teorisi” sayılırlar.
Görüldüğü gibi toplum, Namık Kemal’den beri Erkler Ayrılığına dayalı bir hukuk devletinin nasıl olması gerektiğine dair her şeyi biliyordu.
Namık Kemal, formel (külli kaide ve kurallar, kanunnameler) ve informel (kültürel inançlar, örfi gelenek ve teamüller) kurumların yenilenerek Anayasal Meşruti Monarşi kurumlarını oluşturabileceğini düşünüyordu.
Soru: Batının, Erkler Ayrılığına dayalı siyasi sistemlerle geliştiği görülmesine rağmen Osmanlı niçin bu yola girmek konusunda ayak sürümüştür?
(Aslında Namık Kemal’in fikirlerinin özüne, devlet bürokrasisinde bile itiraz yoktu hatta geniş bir kesim bu fikirleri makul ve mümkün görüyordu.)
Cevap: Çünkü Krallar veya gücü ellerinde bulunduranlar gücü ve yetkileri başkalarıyla paylaşmak istemezler.
Güç ve yetkilerin paylaşılmaması olgusu, Doğu’ya veya İslam ülkelerine özgü bir olgu değildir; iktidar gücünün doğasına ilişkin bir olgudur.
Batı’da da yönetimler vatandaşlarıyla iktidarı paylaşmak istemezlerdi fakat mecburen paylaştılar.
Namık Kemal’in vefatından sonra, 1909 yılında, İkinci Meşrutiyet döneminde, Osmanlı Devleti de, pek çok eksiğine rağmen Avrupalılara benzer meşruti bir monarşi olma yoluna girmeye çalışmıştı.
Doğrusu, Batıda gelişen Güçler Ayrımı Kurumları, batılılar daha akıllı veya Hristiyanlık daha iyi bir din olduğu için gelişmemişti.
Erkler Ayrılığı, Avrupa tarihinin planlanmadık ve öngörülmedik yan etkilerinin bir sonucudur. (Deepak Lal, Unintended Consequences)
Bu gerçeklikleri anlamadan hem Avrupa hem de “Avrupa hariç dünya” tam anlamıyla anlaşılamaz.
Aşağıda, anlamayı kolaylaştıran ve daha önce burada yayınlanmış özlü bir köşe yazısı var:
Öneri: Aşağıdaki makale okunduktan sonra bu yazının okunmasını tavsiye ediyorum.
https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/demokrasinin-tarihsel-kokenleri-1606450
OSMANLI VE TÜRKİYE’DE BAZI DEMOKRATİKLEŞME ADIMLARI
Türkiye geçmişte, Avrupa’yı “kafalamak” için veya Avrupa yaptırımlarından korunmak için sözde veya samimi pek çok demokratikleşme adımı atmıştır.
Özlü bir reform yapmak Tanzimat bürokratlarına çok zor geliyordu.
Fakat devletin bir şeyler yapması gerekiyordu; bürokratlar da mevcut mevzuatı ve informel uygulamaları toparlayıp, yaldızlı şekilde bir metne dönüştürdüler ve Tanzimat Fermanı olarak yayınladılar.
1856 Islahat Fermanı daha hakiki bir fermandır ve modernleşme yolunda daha işlevsel sonuçlar vermiştir.
Bürokratların daha sonra dayattığı ve Erkler Ayrılığı’nı da içeren 1876 Anayasası tam 32 yıl boyunca adeta mumyalanmış bir şekilde tekrar günyüzüne çıkmayı beklemiştir.
Avrupa Birliği uyum yasaları da, demokrasi veya Erkler Ayrılığı aşkından daha çok, Ak Parti’ye yönelik vesayetçi kamu kurumlarının tehditlerini bertaraf etmek ve korunmak amaçlı çıkarılmıştır.
Türkiye demokratik bir devlet olma yolunda mesafe kaydetmiştir, buna şüphe yok fakat mevcut kazanımlar hem yeterli değil hem de çok kırılgan görünüyor.
DEMOKRATİKLEŞME MAYASI NİÇİN TUTMUYOR
Eğer yukarıdaki “Avrupa demokrasisinin tarihsel temelleri” makalesi okunduysa anlaşılacaktır ki cumhuriyet, her bünyeye her zaman tam bir şifa değil.
Bugün dünyadaki en istikrarlı rejimler Meşruti Monarşileridir: İngiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Norveç, İsveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Japonya.
Namık Kemal üstadımız da Türkiye’ye yönelik önerilerini sunarken İngiltere, Hollanda ve Belçika benzeri bir meşruti monarşileri tahayyül etmişti.
Bu ülkelerin hem tarihi hem de güncel başarısı ister istemez insanin aklına acaba “meşruti monarşi, demokratikleşme bakımından cumhuriyetten daha iyi bir rejim olabilir mi” sorusunu getiriyor.
Prof. Dr. Kemal Gözler Türkiye Günlüğü* dergisinde yayınladığı bir makalede demokratiklik açısından meşruti monarşiler ile cumhuriyetleri mukayese ediyor.
Meşruti monarşilerin, demokratikleşme açısından cumhuriyetten daha üstün oldukları bul alanlar:
Yorumlu ve Özet:
1) Kral saltanat sürer fakat siyaset yapamaz.
2) Kral siyaset dışı, tarafsız ve sadece milli birliğin sembolü olabilir.
3) Karizma kralın şahsi kişiliğinde değil Krallık makamındadır.
4) Krallar toplumsal çatışmaları yumuşatır.
Çoğulculuk (pluralizm) demokrasinin olmazsa olmaz şartıdır. Fakat çoğulculuğun olduğu yerlerde sınıf ve çıkar çatışmaları kaçınılmazdır. Bu çatışmalar toplumu gerer ve böler. Meşruti Monarşi hiçbir zaman bu çatışmaların bir parçası olmaz. Sonuçta bu çatışmaların şiddeti yumuşar.
5) Kralın varlığı “erkler ayrılığı”nın toplum nezdinde kökleşmesine hizmet eder; sağladığı dengeleyici atmosfer sayesinde, devlet işleyişi tıkanmaz.
6) “Max Weber’e göre, irsî monarşi devletin en yüksek makamı için rekabeti saf dışı bırakır.
Monarşilerde ‘en yüksek makam’ için siyasal mücadele mümkün değildir. Fiiliyatta siyasal mücadele yumuşar ve rasyonelleşir. Böylece politikacıların iktidar hırsı, devletin en yüksek makamının daha önceden sonsuza kadar ele geçirilmiş olduğu olgusuyla sınırlandırılır.”
Not: Her ne kadar Max Weber rasyonel-bürokratik-yasal bir otorite olarak cumhuriyet rejimini öncelese de; zamanla meşruti monarşiler de evrilerek rasyonel-bürokratik-yasal otoritelere dönüşmüşlerdir.
7) Naziler ve Stalin dönemi Sovyetler Birliğini doğuran korkunç totaliter rejimler monarşiler yıkıldığı için cumhuriyetlerden doğmuştur.
Sayın Gözler bu çalışmasında, tarihteki bütün monarşileri değil son yüzyılın monarşilerini ima ediyor.
Bugün, meşruti monarşiyle yönetilen bu ülkelerde çok partili koalisyonlardan, hükümet kurma süresinin uzunluğundan veya hükümetlerin sık sık değişmesinden dolayı siyasi çalkantılar görüyoruz fakat hiç kimse bu ülkelerde siyasi bir kriz olduğunu düşünmüyor.
Üstelik bu monarşiler, her türlü refah ve mutluluk endekslerininin üst sıralarında yer almaya devam ediyor.
Prof. Dr. Kemal Gözler yine bu makalesinde, “İnsanın aklına cumhuriyet ilan edilmeseydi Türkiye’nin demokrasiye daha çabuk geçme ihtimalinin olup olmadığı, hatta monarşili bir Türk demokrasisinin bugünkünden daha sağlam ve istikrarlı olup olamayacağı soruları gelmektedir” diyor.
Avrupa’da her tür demokrasinin kökeninde Roma Cumhuriyetinin deneyimleri ve müktesebatı yani bir bakıma DNA’sı yatıyor.
Sermaye sahiplerinin sermayeleri oranında güç sahibi oldukları olgusu var.
Sermayenin iktidar olarak tecessüm ettiği durumlar var.
Seçim var.
Seçilenlerin bir yıl ve altı ay gibi kısa süreler için seçilmesi var.
Bağımsız yargı var.
Yöneticilerin görevlerini tamamlamasından sonra bütün ayrıcalıklarının sona ermesi gerçeği var.
Tekrar: Yukarıda referans verdiğim “Demokrasinin Tarihsel Kökenleri” makalesi okunursa bu konu biraz daha netleşebilir.
Avrupa’da Demokrasiyi kaçınılmaz bir şekilde inşa eden olgular, insan aklı ve ahlakının tercih ettiği değil katlanmak zorunda kaldığı olgulardır.
Doğu ve İslam Dünyası tam tersine, tarih boyunca yönetimsel ihtiyaçlarını her zaman adil ve müşfik bir padişah ve korkusuz yargıçlarla gidermeye çalışmıştır.
Bilhassa son 150 yılda Müslüman Aydınlar dünyanın her yerinde Anayasal bir rejim kurmayı tartışıyor. Biz de bu yazıda bir bakıma üstadımız Namık Kemal’in 15o yıl önce tartıştığı fikirlerini tartışıyoruz.
Şu gerçektir ki, halkın çoğunluğu “fetret ve kargaşa” olarak algıladığı batının siyasal sistemlerini tercih etmek konusunda aydınlar kadar iştahlı değil.
Bu bölümü bir soruyla bitirelim: Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının galibi İngiltere niçin ilk olarak düşmanlarının monarşisini yıkmıştır?
Birinci Dünya Savaşı sonunda yıkılan Monarşiler: Almanya, Avusturya, Çekya, Osmanlı ve Rusya. İkinci Dünya Savaşından sonra da İtalya ve Japonya. Daha sonra anti komünizm gerekçesiyle Japon İmparatorunun yetkileri azaltılıp kalmasına izin verildi.
PADİŞAH OLMAK VEYA OLMAMAK
Bu makalenin tamamı bir zihinsel deney aslında fakat biz yine de deney içinde ilave deneyler yapalım.
Varsayalım ki TBMM’de Anayasayı değiştirebilecek sayıda milletvekil meşruti monarşinin en iyi seçenek olduğuna inandı.
Sonra da bu kanaatlerini bildirmek ve Cumhurbaşkanını da meşruti monarşiye ikna etmek için bir heyet kurdular.
Heyet de: “Sayın Cumhurbaşkanımız TBMM‘deki partilerin çoğunluğu meşruti monarşiye geçilmesini tercih ediyor ve size de ‘padişah olma hakkı’ veriyor.
Acaba kabul eder misiniz?
Yalnız yeni yapacağımız Anayasaya göre, yeni padişah Kuzey Avrupa Krallarının yetkisi kadar bir yetkiye sahip olacak yani “saltanat sürebilecek fakat siyaset yapamayacak” Bundan sonra Padişahlık Makamının anlamı vatan, bayrak, Anayasal kurumlar ve milli marş gibi sembolik anlamlarla kısıtlanacak.”
Varsayalım ki Cumhurbaşkanı evet derse meşruti monarşiye geçişecek ve hayır derse, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi devam edecek.
Sayın Cumhurbaşkanı bir hafta düşündükten sonra, muhtemelen “Teklif için teşekkürler, fakat ben Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin (CHS) daha faydalı ve daha demokratik olduğuna inanıyorum” cevabını verecektir.
Ben de, Sayın Cumhurbaşkanının Erkler Ayrılığı İle bütün yetkileri budanmış bir padişahlığı, Erkler Birliği ilkesiyle yapılandırılmış Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine tercih etmeyeceğini düşünüyorum.
Fakat bir ihtimal daha var.
En nihayetinde hepimiz insanız; biz ebeveynler bu dünyada kendimizden çok çocukların sağlığı, selameti ve akıbeti için yaşarız.
Akla “acaba çocukların bir hanedan mensubu olarak yaşamaları bir cazibe oluşturmaz mı?” sorusunu getiriyor.
Padişahlığın sonraki nesillere “ırsi olarak geçme” ihtimali çerçevesinde Sayın Cumhurbaşkanının cevabını biraz yumuşatma ihtimali de mümkün mü bilemiyorum.
Örnek: “Ben CHS’ni tercih ediyorum fakat TBMM’nin tercihine de saygım var.”
Sayın Cumhurbaşkanı teklifi kabul etmezse belki TBMM, yine de padişahlıkta ısrar edebilir ve Sayın Cumhurbaşkanının yerine Osmanlı Hanedanına mensup bir kişiye veya başka bir seçeneğe dönebilir.
Böyle bir durumda bile Sayın Cumhurbaşkanı, siyaset yapma iştahını yeni dönemde Başbakan olma yolunda kullanabilir.
Eğer Türk ve İslam Toplumların genetiğinde 'kutlu bir aileye sadakat' kültürü varsa, o kutlu ailenin, bu kutluluğunu evrensel bir sembole dönüştürülmeli ve bu semboller, siyasi sistemlere bir istikrar unsuru olarak enjekte edilmelidir.
KURUMSAL DEĞİŞİM VE PERFORMANS İLİŞKİSİ
Denilebilir ki “Türkiye, belki mevcut demokratikleşme seviyesinin niteliğini, meşruti monarşiye geçmeden de önümüzdeki yıllarda biraz daha ilerletbilir ve batı demokrasilerine yaklaşabilir.”
Cevabım: Avrupa Birliğine kayıtsız şartsız bir üyelik olursa belki 2-3 nesil sonra bu mümkün olabilir aksi takdirde bu mümkün değil.
Çünkü Erkler Birliği Sisteminin hükümferma olduğu bir ülkede devletler her geçen gün biraz daha fazla toplumu “disiplin altına” almaya çalışırlar.
Sonuçta kurumlar, “Zirve”den bir talimat gelmedikçe, kendi iradeleriyle kendi asli işlerini bile yerine getiremez ve felç olurlar.
Ne kadar akılcı ve makul gözükse de zirveye onaylatılmamış en basit işler bile bekletilir.
Bu yazı bir düşünce deneyi ve konusu da spekülatif, amenna fakat Erkler Birliğinin, uygulamada “daha çok devlet disiplini” (otoriterlik) demek olduğunun çok açık bir örneği var: Rusya.
Batı tipi bir demokrasiyi kopyalayarak kendilerine bir yol çizmeye çalışan, halkı müslüman devletlerin akıbetleri Türkiye’den bile daha sıkıntılı olabilir.
Şu anda seçimli yarışma olduğu için bize demokrat gibi gözüken Pakistan, Bangladeş ve Endonezya demokrasileri de aslında düşük performanslı ilerleyen çok kırılgan rejimler.
İslam Devletlerine “dışarıdan dayatılan demokrasi modelleri” maalesef tam kapasite işlemiyor; toplumlar da yenilikçi çözümler bulma konusunda zorlanıyorlar.
Böyle giderse yani kırılgan rejimlerde ısrar edilirse dost ve kardeş ülkelerinin yaşadıkları yönetim krizleri derinleşebilir.
Bu konuları önümüze gelmeden önce, erkenden ve derinlemesine düşünmek bir zihinsel konfor değil bir zorunluluk.
Kafeslenmiş bir monarşinin demokratikleşme bakımından cumhuriyetlere göre “daha avantajlı” olduğu apaçık görünüyor.
Her şeye rağmen önerilen yeni yönetim formatları her zaman ve her yerde tam bir çözüm sunamayabilir.
Bu konuda Douglass North’u dinlemek iyi olabilir: Tarihi bilmek önemlidir çünkü “yarının kurumlarının (anayasalar, kanunlar, örfler, gelenekler, teamüller, informel kültürel inançlar) kökleri geçmiştedir.”
Yani dün , bugün ve geleceği bir süreklilik ırmağında birbirine bağlayan olguların kökü mazidedir.
Farkında olsak da olmasak da dünün formel ve informel kurumları hem bugünün hem de yarının tercihlerini biçimlendiriyor.
Avner Greif’de bir kurumsalcı (tarihçi ve iktisatçı) olarak her şeyin farkında: “Kültürel inançlar”ın çağları aşan etkileri olduğunu; yani hem bugünkü hem de gelecekteki tercihlerimizi şekillendirme gücü olduğunu kabullenirsek tarih bize çok şey anlatabilir.”
İnanıyorum ki bir düşünce deneyinin anlatım gücü bazen beklenmedik aydınlanmalar yaratabilir.
*Türkiye Günlüğü, Sayı 53, Kasım-Aralık 1998
Douglass North, Kurumlar, Kurumsal Değişim ve Kurumsal Performans,
Avner Greif, Kurumlar ve Modern Ekonominin Gelişimi
Deepak Kumar Lal, Unintended Consequence
