Aile kurumu için dert; dans eden gençler değil, yalnızlaşan gençler…
Kızılay Kayseri Şube Başkanı’nın “Kadınlar evde kalsın Reis” çıkışı ve AK Parti gençlik şölenindeki dans görüntülerine verilen tepkiler, Türkiye’de muhafazakâr camianın hâlâ eski kültür savaşlarına sıkıştığını gösteriyor.
Kadınların çalışması gibi artık hem sosyal olarak hem de ekonomik olarak geri döndürülmesi imkansız değişimlere direnmek, üstelik bunu bizzat kendi kızlarının okuması ve çalışmasını desteklemiş bir babadan beklemek İslamcılıktan çok boomerlık işareti.
Zaten videoyu paylaşan kişi de hızlıca silmiş, en son hesabına baktığımda onlarca çalışan ve yarışan kız tweetleri likelıyorduç. Bir tanesi yurtdışındaki bir yarışmada derece alan kız bilek güreşi takımıyla ilgiliydi…
AK Parti’nin gençlik şölenindeki konserde erkeklerin ve kızların dans etmesinden kutlu davamıza ne oldu paniği yaşayanlar kutlu davanın başına neler geldiğinden pek haberleri olmasa gerek. Ülkenin en büyük kitle partisinin üye ve seçmenleriyle ilgili algılarında da ciddi sosyolojik miyopluk da olduğu anlaşılıyor.
Üstelik bugün bir muhafazakarın derdi sahiden aile ve değerler ise takılacağı yer 1970’lerde dünyasındaki İslamcıların takıldığı yerler olmasa gerek.
Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu daha güncel ve acil sosyal krizler var.
Bugünün dünyasında kızların ve erkeklerin konserlerde biraraya gelmesi aile kurumu için kötü değil, iyi haber.
Çünkü artık insanlar birbirini bulamıyor, ilişki kuramıyor ve bu yüzden aile kuramıyor ve tabii bu yüzden insan nesli yaşlanıyor ve azalıyor.
Geçen hafta Financial Times’ta çıkan John Burn-Murdoch imzalı analiz, bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük sosyal kırılmanın ahlaki ya da ekonomik değil, ilişkisizlik ve yalnızlık olduğunu ortaya koyuyor.
Bugün dünyanın 195 ülkesinin üçte ikisinden fazlasında doğurganlık oranı nüfusun kendini yenileme seviyesi olan 2.1’in altına düşmüş durumda.
66 ülkede kadın başına düşen çocuk sayısı artık bire daha yakın.
Bazı ülkelerde kadınların en yaygın çocuk sayısı sıfır.
Birleşmiş Milletler yalnızca beş yıl önce Güney Kore’de 2023 yılında 350 bin doğum olacağını tahmin etmişti. Gerçek sayı ise sadece 230 bin çıktı. Yani tahmin yüzde 50 şaştı.
Ve bu kriz artık sadece Batı’nın sorunu da değil.
2023’te Meksika’nın doğum oranı ilk kez ABD’nin altına düştü. Ardından Brezilya, Tunus, İran ve Sri Lanka gibi ülkeler geldi.
Yani artık orta gelirli ülkeler zenginleşmeden yaşlanıyor.
Makaledeki en çarpıcı cümlelerden biri şu:
“Eskiden doğum oranları çiftlerin daha az çocuk yapması nedeniyle düşüyordu. Şimdi asıl sebep daha az insanın çift olması.”
Sorun artık sadece ekonomi de değil. Daha da kötüsü: İnsanlar artık birbirine ulaşamıyor.
ABD’de yapılan araştırmalar, evlilik ve birlikte yaşama oranları son 10 yılda düşmemiş olsaydı, bugün ülkenin doğurganlık oranının 10 yıl öncesinden daha yüksek olacağını gösteriyor.
Araştırmakara göre çocuk sahibi olan kadınların çocuk sayısı aslında büyük ölçüde sabit. Ama hiç çocuk sahibi olmayan kadınların oranı hızla artıyor.
Yani mesele artık çocuk istememek değil, mesele ilişki kuramamak.
Üstelik bu düşüş en sert biçimde düşük gelirli ve düşük eğitimli kesimlerde görülüyor.
Makalenin dikkat çekici bulgularından biri şu:
Üniversite mezunları arasında evlilik ve çocuk sahibi olma oranları bazı ülkelerde sabit kalırken, alt gelir gruplarında yalnızlık ve ilişkisizlik dramatik biçimde artıyor.
Financial Times buna “K tipi aileleşme” diyor.
Bir tarafta hala aile kurabilen eğitimli sınıflar var. Diğer tarafta ise yalnızlaşan milyonlar.
Ve bütün bunların merkezinde artık sadece ekonomi değil, teknoloji var.
Araştırmalara göre akıllı telefonların ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla doğum oranlarındaki düşüş arasında güçlü bir ilişki var.
Makale bunu çok çarpıcı bir grafikle gösteriyor:
ABD, İngiltere ve Avustralya’da genç doğum oranları 2007’den, Fransa ve Polonya’da 2009’dan Meksika, Fas ve Endonezya’da 2012’den ve Gana, Nijerya ve Senegal’de ise 2013’den sonra sert biçimde düşmeye başladı.
Bütün bu tarihler, akıllı telefonların bu ülkelerde yaygınlaştığı dönemlerle çakışıyor.
Peki ikisi arasında nasıl bir ilişki var?
Cevap basit: Gençler artık daha az yüz yüze sosyalleşiyor.
Güney Kore’de gençlerin fiziksel sosyalleşme oranı 20 yılda yarıya düşmüş.
İnsanlar artık kafelerde, arkadaş ortamlarında, mahallede birbirini tanımıyor. Birbirini Instagram’da likeliyor.
Makalede bir araştırmacı bu iki ilişki biçimi arasındaki farkı enfes açıklamış:
“Gerçek dünyada sosyalleşirseniz standartlarınız gerçek insanlara göre oluşur. Ama bütün zamanınızı Instagram’da geçirirseniz beklentileriniz yapay normlara göre şekillenir.”
Paradoksal bir durum bu.
Bir taraftan insanlık tarihinde bu kadar çok insana bu kadar kolay ulaşabilen en şanslı nesil bu nesil.
Ama aynı zamanda en yalnız nesil de.
Peki bu niceliksel kalabalık neden niteliksel yakınlığa dönüşemiyor?
Çünkü sosyal medyada görünürüz ama bu tanınmana yardım etmeyen bir görünürlülük.
Çünkü sosyal medya performans sahnesindeki bir görünürlülüğü sağlıyor.
Herkes en iyi haliyle orada. İnsanlar farkında olmadan kendilerini izleniyormuş gibi davranmaya başlıyor. Yemek yenmiyor, fotoğraflanıyor. Tatile gidilmiyor, paylaşılıyor. Duygular daha yaşanmadan paylaşılıyor.
Herkes aslında filtreli haliyle orada. Ve herkes bunun farkında. Tanışmak ise ancak maskesiz ve filtresiz mümkün. Çünkü gerçek ilişki görünmekle değil, tanınmakla başlıyor.
İki insan birbirini maskesiz, yorgun, kararsız, kırılgan halini görünce tanıyor, buna rağmen devam ettiğinde de ilişki ortaya çıkıyor. Sosyal medya ise o anı filtreliyor.
Sosyal medyada bütün kontrol sende. İstediğin gibi kendini kuruyor, sunuyor, beğenmezsen de siliyorsun
Bu filtreli profiller herkesin ilişkide beklentilerini de çok yükseltiyor. O yüzden filtresiz ve maskesiz haller hayal kırıklığına neden oluyor.
Makaleye göre sosyal medya çağında üniversite eğitimi almamış ama sosyal medyada aktif genç kadınlar bile artık daha bağımsız, daha özgürlükçü ve daha yüksek beklentili ilişkiler istiyor.
Erkekler daha geleneksel rolleri bekliyor. Bu da büyük bir uyumsuzluğa neden oluyor.
Hatta bu yüzden hayatımızda artık “incel” diye bir erkek türü bile var.
Batı’da genç erkekler arasında incel kültürü, siyasi radikalleşme ve depresyon oranları aynı anda artıyor. Genç kadınlarda ise kaygı ve depresyon farklı biçimler alıyor. Yani yalnızlık her iki cinsiyeti de vuruyor.
Tabii makalede değinilmiyor ama artık metropol şehirler de yüzyüze ilişki kurmayı zorlaştırıyor.
Kamusal mekanlar azalıyor. En son sinemalar can çekişiyor dünyada. Bilmem kaçıncı nesil kahvelerin sayısının bu kadar artması bu ilişki kurma ihtiyacının da bir sonucu.
Oradaki konsept bile bilgisayarınla ve telefonunla yalnız takılmayı mümkün kılacak şekilde tasarlanmış durumda.
Bir şehirde artık tesadüfi karşılaşma alanları çok az. O yüzden herhalde pek çok evlilik hikayesi artık AVM’lerde başlıyor.
Türkiye de bu krizle hem geç hem de hızla yüzleşiyor.
Doğurganlık oranı düşüyor, kentleşme tamamlanmadan geleneksel ağlar çözülüyor, ama modern alternatif kurumlar ise kurulamadı.
Geleneksel aile yerini çekirdek aileye bıraktı. Mahalleler dağıldı, hemşeri dayanışması folklorik hale geldi, dini cemaatler zayıfladı, sınıf dayanışması zaten pek yoktu.
Geriye anne ve babalarıyla gençler, kankaları ve ekranları kaldı.
Türkiye’deki İslamcılar bunun ahlaki çöküş olduğunu sanıyor. Ama değil. Bu sosyal altyapının çöküşü. İnsanların birbirine ulaşmasını sağlayan sosyal altyapının çöküyor.
İnsanların ahlaki sorumluluk duyduğu bir topluluğu ya da kimliği kalmıyor.
Bu da ultra bir hazcılık, pragmatizm, bencillik ve ahlaksızlığı doğuruyor.
Trafikte görünür olan bencillikler, evladının mutluluğu için her türlü kayırmacılık, torpil, yolsuzluk yapabilen aileler bunun sonucu…
Bu boşlukta hem muhafazakâr panik hem de bireysel yalnızlık aynı anda büyüyor.
İşte Türkiye’de muhafazakâr camianın yaşadığı gerilim de tam burada başlıyor.
Çünkü bir kesim hâlâ kadın evde mi olmalı, gençler dans etmeli mi, konserde eğlenmek caiz mi gibi tartışmalar üzerinden toplumu kontrol edebileceğini düşünüyor.
Oysa Kayseri’de yaşayan muhafazakâr bir genç kadın da aynı TikTok videolarını izliyor, aynı Instagram kültürüyle büyüyor, aynı küresel hayat tahayyüllerine maruz kalıyor.
Bu artık laiklere ya da ahlaksızlığa karşı verilen yerel bir kültür savaşı değil. Küresel bir sosyolojik dönüşüm.
Yani bugün aile kurumu için güncel soru artık “Gençler neden dans ediyor?” değil, “Neden artık kimse birbirine yaklaşamıyor?”
