Ay ne zaman doğar güneş nasıl batar yıldızlar nereden görünür? Ya da...

İğde dalları türküde olduğu gibi alabildiğine yerde. Tabiata, bahara secde edercesine vecd halinde o turuncu borulardan nefes saçıyorlar. Una bulanmış gibi donuk gri yaprakları zeytinlere özeniyor. Akasyalar sanki bin yıl yaşamış gövdelerinin sertliğine inat yumuşak kokularını alımlı bir dişinin küpe darbeleri gibi sağa sola bırakıyorlar. Şehrin karşı kıyısında yumaklanmış ve bir ipek halı halinde yuvarlanmış sabah sisi yelkovan kuşlarına göz kırpıyor. İyice kulak kesildiğinde dipte zor uyanan bir kadının nazı sıkıca yorganı tutmuş bırakmak istemiyor. Oysa hayat durmayacak ve tekniği ilerlemiş makine halinde dönmeye başlayacak. O bunu ve ötesini duyup hissediyor. İğde borularına meftunluğun akasya güllerine düşkünlüğün ne olduğunu da biliyor. İçten içe, yeri mi şimdi diyor, yeri mi ‘ay ne zaman doğar, güneş nasıl batar, yıldızlar nereden diye görünür’ diye sormanın yeri mi? İnsan ki sevgi dilencisi gibi boynu bükük vaktin eteklerine el açtığında şehrin hemen her yerinde hareket eden metal düzeneklerin de kurbanı olmaya başlar. Ay, yıldız, güneş, iğde, akasya yıllardır savaşmış ve melekelerini yitirmiş bir askerin postalıyla ezilir.

Metal düzenekler sadece fabrikaları, binaları, yolları, metro istasyonlarını, limanları, tünelleri değil aşama aşama insanın elini, parmaklarını, göz kapakları, omuzları, sinir uçları, kalbi, damarları ve elbette ruhunu da kaplar. Bir süre sonra durup bekleyen, hareket edip dönen, uçup konan, nefes alıp veren hemen her şey düzeneğin meftunu olur. Ders kitaplarının alt metinlerinde, ibadethanelerde, parklarda, hastanelerde öyle bir döngü oluşur ki bir an durmak isteyenin başı döner. Gözü kararır. Dili dolanır. Bir şey söylemek ister cümle kuramaz. İşaret parmağıyla bir yeri göstermeye niyetlenir parmağı sigara külü olup dökülür. Annelerin gözlerinde birden o iğde boruları, akasya şıngırtıları, ay sürtünmeleri benzeri anlık bir şey geçer. Fakat hayat telaşı başkasına benzeme ilahiyatı onu da süpürür. Metal düzenek bütün gücünü dışarı bırakmak, döngü dışına atmak, öteki yapmaktan alır. İbret olsun diye bazılarını bir fırlatma hızıyla hemen her şeyin ortasına bırakır.

İçimdeki soru bir uçurumun ucuna varıp da aşağıya bakmaktan kendini alamayanların refleksle el ele tutuşmaları benzeri tekrar kenetlenip çok ileride bir gülibrişim ağacının dalına konuyor. Dal ilkin çok ağır bir şey binmişçesine birkaç kez sallanıyor. Sonra dengesini buluyor. İnsan bir sevgi dilencisi sayılıp bir çift güzel söze, iyi pişmiş bir ekmeğe, yolda güvenle yürüme isteğine muhtaç mı edilmedi sanki? İnsan deyince sadece şurada hemen yakınımızdakini mi anlamalıyız? Yoksa türümüzün göz ışığının parladığı her noktayı mı hesaba katmalıyız? Eğer ay ne zaman doğar güneş ne vakit batar yıldızlar nereden görünür normal bir halden çıkıp hele turizmin malı, romantik pazarlama paketi olmuşsa varlığımızda açılan oyuğu ne ile doldurabiliriz? Şu dünyanın her yerine öreklenen metal düzenekler onların dijital ağları vakti gelince mum yapıp eritecekler mi bizi de? Onlara güvenemeyeceğiz açık artık. İğdelerin ve akasyaların sinesinde ne var vakit geçirmeden ona varmalı değil mi?

Bedenimden beklemediğim çeviklikle yamaç boyunca sıralanmış iğdelerin eteklerine vardım. Binlerce turuncu çiçek borusu hücum etti üzerime. Sabah çiğleri yapraklara gözyaşı ıslaklığı katmıştı. Bazı dallar tam yere değiyordu. Önce birkaç dal kırıp eve götürsem diye düşündüm, vazgeçtim. Etraflarında şöyle bir dolaştım. İçim ferahladı. Gülümsedim. Yukarıda set üstünde bu mevsim ziyaret ettiğim mor akasyayı buldum. Dişi dökülmüş, beli bükülüp yüzü kırış kırış olmuş eski zaman meczuplarına benzeyen bu ağaç bana göre vaktin yıldızıdır. Kırık beyazdan süt yeşiline, kaymak sarısından gül beyazına zıplayıp geçen akasya çiçekleri arasında, bizimki, mor zümrütleriyle tam bir nadir güzellikti. Hürmetle uzandım. Bileklerinden tuttum. Ellerini öptüm. Uzakta karşı kıyıda sis yumağı çözülmüştü. Çanakkale Boğazı’nı merakla aşmış büyük bir yolcu gemisi şehre yaklaşıyordu.

Ay ne zaman doğar, güneş ne vakit çıkar, yıldızlar nereden görünür diye soranlar metal düzeneklerin çemberinde sıkışıp kalmadan içlerindeki soruyu çoğaltırlar. Zeytinliklerde yürürken, üzüm bağlarının kütükleri arasında, metro merdivenlerinde, hastane bahçelerinde, hemen her yerde kendilerini ararlar. Ay doğunca, güneş batıp yıldızlar çıkınca insan olduklarına sevinmek için.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.