Hükümeti bekleyen tehlike

Aslında korkum büyük... Uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar çok korkuyorum. Ülkem için, geleceğimiz için korkuyorum; çocuklarımız için korkuyorum.

Neden korkuyorum?

Bu seçimlerden korkuyorum. Hatta seçimlerden değil asıl seçimlerden sonrasından korkuyorum. "Bu seçimi kim kaybedecek?" başlıklı yazımda korkularımın bir kısmını aktarmıştım.

Ülkeyi yönetmeye talip olan siyasi partiler Türkiye'yi büyütmek ve değer artırmak vaatleri yerine dağıtmak, savurmak, harcamak yarışına girdi. Savurganlıkta lider belli: 1991 sonrası gibi herkesi emekli edecekler, herkes memur olacak...

Bu vaatler seçimden sonra iktidara gelecek Hükümeti zora sokacak. Hatta savurgan seçim vaatleri bana göre iktidara gelmek için değil asıl yeni hükümeti kilitlemek için yapılıyor. Bu seçimden sonra kimse acı reçete uygulayamayacak.

Oysa çok ciddi bir tıkanıklığa doğru gidiyoruz. Özellikle ekonomide. Sinsi bir gerileme yaşıyoruz. Şifreyi çözenler yazıyor ama perdenin önündekiler hala güzel bir film seyrettiklerini sanıyorlar.

Bazen kendi kendime bu savurgan vaatlerde bulunanları 100 gün hükümette bırakıp ülkeyi nasıl batırdıklarını yeniden mi seyretsek diyorum. Sonra da "zaten bunların görevi güçlü Türkiye'yi değil zayıf Türkiye'yi kurmak" değil mi diyorum.

Aklıma 1991 geliyor.

Sonrasını hatırlamak bile istemiyorum.

Hayatlarımızdan çalınan bir 10 yıl...

1991 kayıp Türkiye serüveni 2001 krizi ile son buldu. "Herkese iki anahtar", "kim ne verirse beş lira fazlası benden", "her mahalleye bir trilyoner" gibi saçma sapan aptalca seçim vaatleri artan vergiler, fakirlik, yoksulluk ve işsizlik olarak geri dönmüştü.

Asıl korkum 91 seçimlerine rağmen 2002 seçimlerinde Cem Uzan'ın ekmek köfte ile aldığı oylar. Umarım insanlarımız saçma sapan seçim vaatlerine bir daha kanmazlar. Umarım büyüme, değer artırma, çalışma ve kazanma vaatlerinin peşine giderler. Veya Hükümetleri çalışıp kazandıracak politikalara sevk ederler.

Dedim ya çok büyük sorunlarımız birikiyor; hatta birikti.

1-İlk sırada ekonomi programının değişmesi gerekiyor: 2001 krizi ile kamu kesimi ve mali kesim çöküşü ortaya çıkmıştı. IMF-Kemal Derviş birlikteliğinde yazılan program kamu dengesini sağlamayı ve mali kesimi güçlendirmeyi hedeflemişti. O programın miadı dolalı 10 yıla yakın oldu ama hala ana hatları ile o ekonomik programla yönetiliyoruz.

Kamu kesimi ve mali kesim güçlendi ama özel sektör ve sanayicilik çok ciddi yara aldı. Detay vermeyeceğim. Sadece şunu söyleyeyim: Özel sektör reel kesimin dış borç net açığı 6,7 milyar dolardan 180 milyar dolara çıktı. Özel sektör kar edemiyor ve işçi ücretleri düşüyor.

2- Devletçilik azaltılmalı: Son yıllarda artan milli gelirden belki de en fazla devlet pay aldı. 2006 yılında GSMH'nın yüzde 22,9'u kadar kamu pay (sadece merkezi bütçe) alırken 2014 yılında devletin geliri GSMH'nın yüzde 24,3'üne yükseldi.

Artan memur ve emekli sayısı devletin gelir artışını ve yatırıma gitmeyen transfer harcamalarını artırdığı gibi bu gelir artışı üretim sürecindeki özel sektöre de fren olarak yansıdı. 80'li yıllarda kamu yatırım oranı bütçenin yüzde 46'sı iken 2014 yılında kamu yatırım oranı sadece yüzde 10'lara kadar geriledi. Devlet artık daha az vergi ile daha çok yatırım yapmalı. Özellikle büyümeyi artıracak kamu altyapı yatırımlarına o kadar çok ihtiyaç var ki.

3-Emekli ve memur oranı ve yükü azaltılmalı: Bugün partilerin seçim vaatlerini emekliler ve emeklilik üzerine kurmasının bir anlamı olmalı. Çünkü nerede ise en büyük kesim onlar. Ülkemizde 44 yaş ortalamasına sahip 11 milyon kişi emekli maaşı alıyor. Sağlık harcamaları ile beraber emekli ve memur maaşlarının toplamı 330 milyar TL'ye ulaştı (2014 yılı). Oysa Türkiye'nin GSYH'sı 1 trilyon 750 milyar TL iken 330 milyar liralık emekli-memur harcamasını hiçbir ülke sürdüremez.

Emekli-memur maaşlarını karşılamak için istihdam vergisinde en yükseğiz, ulaşım maliyeti çok pahalı, dolaylı vergiler çok yüksek. Hatta soframızdaki gıda maliyetinin bile bir kısmı ulaşım maliyetinden geliyor.

4-Sermayeye ulaşım: Aslında bankacılık kanunu diyelim biz buna. 2001 krizinden sonra bankalardan kredi kullanmanın yolu ipotek sistemi getirildiği için gayrimenkule dayandırıldı. Bankacılık sistemi yüzünden kredi ihtiyacı olan herkes gayrimenkul edinmek zorunda bırakılınca sanayiciler bile inşaatçı oldu diye yakındık. Ama bu zorunluluk artık taşınacak noktayı geçti.

Kamu Bankalarının katılım bankacılığına girmesi sadece rekabeti artıracak ama yeni pazar açmayacak. Sorunun temeline gitmiyoruz maalesef.

Yozlaşma tehlikesi

Maalesef bir yozlaşma yaşıyoruz. TUIK serilerini yeniliyoruz sanal zenginlikle övünüyoruz. İstihdam artışı ile övünüyoruz ama büyüme az. Kimse bu istihdam gelir artmadan nasıl sürer sormuyor. "İstihdam ve yozlaşma" başlıklı yazımda bu konuya değindim. Eskiden yüzde 4 büyür yüzde 1 istihdam artardı. Çünkü işçi ücreti büyümenin sadece bir unsurudur.

Geçen hafta Prof. Dr. Burak Arzova yazdı: İhracat neden artmıyor diye sordu ve cevabını verdi: Teknolojik ürün satamıyoruz. Yüksek teknoloji ürün payımız yüzde 3,5'den yüzde 3,0'e ve orta-yüksek teknoloji ürün payımız da yüzde 33,4'den yüzde 29,8'e geriledi.

İstihdam-İhracat ve hatta enflasyonun bir türlü düşmeyişi. Ekonomiye ilişkin mevcut yönetimin teşhisleri maalesef bu ülkeyi 2019'a taşımaktan çok uzak. Alternatif olmak isteyen muhalefet ise hiç bir katkı sunmadığı gibi olanı da nasıl dağıtırım derdinde.

Yabancılar pozisyon koruyor

Yabancı yatırımcıların ülkemizdeki sıcak para stoku kabaca 100 milyar dolar civarında. Seçime yakın yapılan 300 milyon dolarlık satış normal zamanlardaki satıştan bile çok az.

Bu ülkede elini 100 milyar dolar ile taşın altına koyan yabancıların bile pozisyonu değişmiyorsa siz niye korkuyorsunuz seçimden.

Dedim ya ben seçimden değil, seçim sonrasından korkuyorum.

YORUMLAR (1)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
1 Yorum