2000’li yıllar ne acayipti
Bazı yıllarda, bazı dönemlerde, bazı anlarda gökteki bir yıldızın “bizim için parladığını” hissederiz. Artık şansımızın döndüğü, zarların hep denk geldiği, talihin yaver gittiği, şeytanın bacağının kırıldığı, hacet kapılarının açıldığı, bahtımızın yüzümüze güldüğü zamanlar gelip çatmıştır…
Stefan Zweig’ın meşhur “Yıldızın Parladığı Anlar” kitabı, aralarında Fatih Sultan Mehmet’in de olduğu, belli başlı tarihi şahsiyetlerin “birden bire talihlerinin döndüğü” olayları anlatır. İstanbul kuşatması sırasında bir gece kaledeki küçük bir kapının “açık unutulmasını” Fatih’in “yıldızının parladığı an” olarak gösteren Zweig’ın kitabı Türkiye’de tartışma doğurmuştu.
Dönemin Bizans kaynakları ve modern Yunan tarihçileri tarafından savunulan bu iddiayı Türk tarihçilerin çoğu şiddetle reddediyor, bunu Fatih’e hakaret olarak görüyor. Oysa Ayasofya’da “Kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih eden” kesimin kuşatmanın sekizinci haftasında bir şekilde devreye girmiş olması ihtimalini dile getirmek Fatih’in ve ordusunun başarısını küçültmez.
Herkes biliyor ki İstanbul’un fethi tesadüf eseri gerçekleşmiş bir olay değil. Uzun bir süreçte atılmış olan planlı adımların bir sonucu. Kaldı ki fetih ordusu İstanbul’a “açık unutulan” kapının yer aldığı deniz surlarından değil, dönemin yüksek teknolojisiyle üretilen topların haftalarca dövdüğü kara surlarından girmiştir.
Bunun şansla bir ilgisi yoktur. Ama tabii ki herkes için yıldızın parladığı bir an vardır, hatta kimilerinin hayatında şans kapılarının açık kaldığı çok uzun dönemler bile vardır. Böylesi bahtı açıklara “Kadir Gecesi doğmuş” veya “Başına devlet kuşu konmuş” diyoruz. Bazen siyasi kadroların da başına devlet kuşu konabiliyor. Bazen ülkelerin ve milletlerin önündeki hacet kapılarını açıldığı, talihin döndüğü dönemler oluyor. Bazen de bu ikisi bir arada görülüyor.
Bunun için ille de “bir kale kapısının açık unutulması” gerekmiyor. Söz gelimi, 2000’ler “AK Parti Türkiye’si”nin yıldızının parladığı zamanlardı. Artık şansımızın döndüğü, zarların hep denk geldiği, talihin yaver gittiği, bahtımızın yüzümüze güldüğü zamanlar…
2002 Dünya Kupasında yarı finale kadar yükseldiğimizde yıldızımızın parladığı dönem başlamıştı. Ertesi yıl, 2003’te, bizim için nedense sembolik önemi olan Eurovision şarkı yarışmasında ilk kez birinci olduk. Bir sonraki yıl, 2004’te, AB Brüksel Zirvesinde Türkiye’nin siyasi kriterleri yeterli ölçüde karşıladığı açıklanarak tam üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verildi. Ertesi yıl, 2005’te Türk lirasından altı sıfır atılması büyük yankı uyandırdı. Bundan sonraki yıl, 2006’da, ilk kez bir Türk yazarın Nobel edebiyat ödülünü kazanması artık kimseyi şaşırtmadı. Önümüzdeki hacet kapıları açılmıştı, şeytanın bacağını kırmıştık… Hem Türkiye için hem de o tarihte hasbelkader ülke yönetiminin sorumluluğunu almış bulunan siyasi kadro için kale kapılarının kendiliğinden açıldığı bir dönem başlamıştı.
IMF’nin çok sıkı denetimi altında getirilen Kemal Derviş programı sayesinde Türkiye ekonomik krizi geride bırakmıştı. Yeni hükümet de boş durmadı, haksızlık etmeyelim: O dönemde kamu maliyesinde gerçekleştirilen önemli reformların yanı sıra Merkez Bankası’na bağımsızlık verildi, BDDK, TMSF gibi yeni bağımsız kurumlar tesis edildi. Bunlarla eş zamanlı olarak siyasi, hukuki ve demokratik iyileştirme adımları da atıldı.
Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz: Bir süre sonra da küresel ekonomik konjonktürün etkisiyle uluslararası piyasalarda sıcak para bolluğu yaşanmaya başladı. Dünyada faizlerin neredeyse sıfıra yaklaştığı bu dönemde fazla yüksek olmayan faizlerle Türkiye’ye bol miktarda döviz geldi.
O paraları üretim ekonomisine değil, alt yapı yatırımlarına -yani inşaata- aktarmış olmamız ise ayrıca konuşulması icap eden çok yanlış bir stratejik tercihti. O tercih neticesinde reel sanayinin milli gelirden aldığı payın giderek düşmesine şahit olduk. (O dışarıdan gelen sıcak para da bir süre sonra taşınması zor bir dış borç yüküne dönüşecekti.)
Ama işler iyi gidiyordu ilk yıllarda. Bilhassa dışarıda dikkat çeken bir başarı hikayesi yazılıyordu. Avrupa ile ilişkiler balayı havasındaydı. 1 Mart tezkeresinin, AK Parti genel başkanının ısrarlı arzusuna rağmen, mecliste reddedilmesi hem batıda hem doğuda saygınlık kazandırmıştı ülkeye. İslam dünyası özellikle muhafazakar/dindar kimlikli bir kadronun yönetiminde atılan demokratikleşme adımlarına gıpta ediyordu. (2011’de Suriye iç savaşına bulaşmamıza kadar devam edecekti bölgedeki bu siyasi kredimiz.)
Ne var ki bir kısım entelektüeller arasında ve dışarıda büyük yankı uyandıran “Yeni Türkiye” tablosu vatandaşı çok fazla etkilememişti. Kritik seçim yılı 2007 geldiğinde AK Parti oyları 2002’deki yüzde 34’ün üstüne çıkamamış görünüyordu. İşte tam da bu konjonktürde iktidar partisinin şansı bir kere daha döndü. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına “eşinin başörtülü olması” gerekçesiyle karşı çıkan kesimler ülkenin dört bir yanında kalabalık “cumhuriyet mitingleri” düzenledi, gazetelerde ve TV kanallarında AK Partililere ve başörtülü eşlerine alenen hakaretler edildi… Bütün bunlar yetmedi, genelkurmay da hükümete muhtıra verdi. Ama Abdullah Gül geri adım atmadı ve Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
Bu atmosfer içinde yapılan milletvekili seçimini de iktidar partisi yüzde 47 gibi hiç kimsenin beklemediği yüksek bir oy oranıyla kazandı. “AK Parti Türkiye’si”nin kaderinin değiştiği an budur.
Aranan kan bulunmuştu. Ekonominin iyi yönetilmesi, hukukun güçlenmesi, demokrasinin gelişmesi, ülkenin dışarıda itibarının artması oy getirmiyordu ama toplumdaki kutuplaşmanın yükselmesi seçim kazandırabiliyordu. Demek ki önemli olan belirli bir seçmen kesimini konsolide edebilmeyi başarmaktı.
Bu dönemden sonra iktidar partisinin birtakım kişisel ve siyasi “zorunluklar” sebebiyle yöneldiği konsolidasyon politikası “AK Parti Türkiye’si”nde hem AK Parti’nin hem de Türkiye’nin kaderini değiştirecekti. Birbiriyle bağlantılı olmak üzere öncelikle parti içi iktidarın güçlendirilmesi amacıyla, ardından da partinin iktidarının güçlendirilmesi amacıyla benimsenmişti bu konsolidasyon politikası.
O günkü muhalefetin de bariz şekilde yanlış siyaset tercihleri sonucunda kabarmış olan toplumsal kutuplaşma iklimi bir yandan taban/seçmen konsolidasyonu için değerlendirilirken, diğer yandan da eşitler arasında birinci durumundaki genel başkanı reis makamına taşımak için manivela oldu.
“AK Parti Türkiye’si”nin şansının dönmesi, kaderinin değişmesi ilk olarak 2007 sürecinde başlayan, bilahare Gezi Parkı olaylarının ardından kurumsallaşan bir siyasi tasarımın ürünüdür.
Siyasetteki değişim ülkede neyi değiştirdi? Çok şeyi… Söz gelimi, AK Parti iktidarlarının ilk on yılı boyunca doların değeri hep 2 TL civarında kaldı. Kur ilk kez 2016’da 3 lirayı gördü. Sonraki on yılda ise kimse önünde duramadı. Doların 2 TL olduğu o günler şimdi hayal gibi geliyor hepimize. 2002 yılında çeyrek altın 27 liraydı, bugün 12 bin lirayı zorluyor.
Başka alanlarda nereden nereye geldiğimizi tek tek anlatmaya gerek yok…
Demek ki bütün kapılar yanlışlıkla açık unutulmuş bile olsa “olmayınca olmuyor”.
