Başarısızlık ödüle engel değil
Her toplumu diğerlerinden ayıran birtakım karakteristik özellikler var. Onun için her ülkenin yoğurt yeme usulü başka. Onun için aynı işi farklı toplumlar farklı şekillerde yapıyorlar.
Ortak bir kültür havzası içinde geliştiğini bildiğimiz Alman müziği ile İtalyan müziği veya İngiliz felsefesi ile Alman felsefesi veya Rus romanı ile Fransız romanı birbirinden çok ayrı hususiyetlere sahip. Şiirde de tiyatroda da sinemada da aynı şey geçerli.
Tabiatıyla her ülkenin futbolu da birbirinden farklı. Diyelim ki Alman futbolunda disiplin, Fransız futbolunda özgüven, İtalyan futbolunda taktik, İngiliz futbolunda tempo öne çıkıyor.
Türk futbolunun karakteristiği ne? Mesela öngörülemezliği olabilir mi? Yoksa plansızlık mı? Disiplinsizlik mi?
Hâlâ tartışmakta olduğumuz son Dünya Kupası maceramıza ne damga vurdu? Boş böbürlenme mi? Hayalcilik mi? Fırsatçılık mı yoksa?
“Potansiyel” bir başarı ihtimalini erkenden siyasete alet etme girişimleri mi?
Bana sorarsanız, Türk futbolunun karakteristiğini belirleyen temel özellik çelişki. Çünkü Türk toplumunun özelliği bu. Çelişkilerle bir arada yaşama eğilimi. Çelişkilerden güç almak, çelişkilerden beslenmek.
Evet, çelişkilerden besleniyoruz. Çelişkiler bizim hayat enerjimizi üretiyor. Ama aynı zamanda -yine tuhaf bir “çelişki” olarak- hayat enerjimizi tüketiyor bu çelişkiler…
Hayatımızdaki çelişkileri diyalektik bir ilişki düzeni yönetiyor. Teoride savunduğumuz kuralları pratikte uygulama gereği duymuyoruz.
Her alanda yenilik taraftarıyız, “Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı” diyoruz ama yine her alanda muhafazakar refleksler yön veriyor bize.
Diğer yandan, geleneksel normlar modern yaşayış içinde varlığını sürdürüyor. İkisinden de vaz geçemiyoruz çünkü. Ama ikisi de başka bir şeye dönüşmüş oluyor sonuçta.
Zaten bizim kültürümüzde “trajik duygu” yoktur. İki olumsuz seçenek arasında tercihte bulunmaya yanaşmadığımız için herhalde…
Yürüdüğümüz yol çatallanıp iki ayrı yola bölündüğü zaman iki yolda birden yürümeye devam etmek isteriz. Günümüz toplumunun ahlak felsefesini açıklayan formülasyon belki de “Ne şiş yansın ne kebap” sözünde gizli.
Trajik duygu yok burada, birinin kaybedilmesi karşılığında diğerini elde etme durumu söz konusu değil. Gerekirse çelişkileri görmezden gelerek aşma tutumu söz konusu.
Bazen paradoks boyutuna ulaşan çelişkilerimiz dünya görüşümüzü yansıtıyor. Başarısızlığın ödüllendirilmesi mesela…
Şu ya da bu sebeple Dünya Kupasında başarısız olmuş olan futbol milli takımının oyuncularına 16 milyon dolar “prim” dağıtmak mesela…
Milli duyguların en coşkulu yaşandığı bir ülkede, milli bir görev olarak anlaşılması gereken -ve bütün dünyada öyle anlaşılan- milli takım oyunculuğunu alabildiğine profesyonel şartlara bağlamak mesela…
O kadar milliyetçiyiz ki milli duygularımız kaybolmuş durumda.
Romeo’nun, “Çok geç oldu. Artık evine git” diyen Jülyet’e verdiği cevap gibi: O kadar geç oldu ki artık erken bile sayılabilir!
Futbol Federasyonunun “başarısızlığı ödüllendirme” tuhaflığı çok fazla tepki çekmedi. Önemli olan ödülün yanlış kişilere gitmemesi… Onun dışında problem yok. Ülke yönetiminde başarısız olanları da oylarımızla ödüllendirmiyor muyuz zaten?
Boşuna mı demiş şair, “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabîb!” diye…
