Hacı Hüseyin Paşa’nın köşkleri, Nadir Ağa’nın çamları
Günlerden Cumartesi, saat ise 19.00 olsun, radyolarınızı açın, size Zeki Müren’in kadife sesini bir Uşşak şarkıdan dinleteceğim. “Elmayı alan bilir oy oy / Şeftali satan bilir oy oy / Güzel kızın sevmesini oy oy / Kimsesiz yatan bilir oy oy / Bahçevan geldi, bahçevan geldi / Deh deh Düldül, deh deh Düldül / Sen Düldülsün, ben bülbül / Deh deh Düldül, deh deh Düldül / Sen Düldülsün, ben bülbül / Ayvalarım sarardı oy oy / Deli gönlüm karardı oy oy / Yârime nar yolladım oy oy / İçinde kalbim vardı oy oy / Bahçevan geldi”. Durun, siz söylemeden ben tahmîn edeyim, aklınıza Fındık Ali rolündeki Zeki Müren’in hasır şapkalı atı Düldül’ün çektiği iki tekerlekli arabasıyla sokak sokak dolaşıp zerzevat sattığı “Bahçevan” filmi geldi değil mi? Bana bu filmin birkaç sahnesi sanki Arnavut Seyfettin’in bostanında çekilmiş gibi geliyor. Sakın ha, Arnavut Seyfettin’in bostanı neredeydi diye sormayın, eski Suriçi’nden Eşref Kolçak bıyıklı ağabeylerimi kızdırırsınız, ben söyleyeyim, Eyüp’teki Düğmeciler Mahallesi’ndeydi. Maalesef, artık Arnavut Seyfettin’e de bostanına da üç kulhü bir elham okuyabilirsiniz, çünkü yerine Damla Sitesi’ni diktiler.
Eyüp’te sadece Arnavut Seyfettin’in bostanı mı yok oldu? Hayır. Bülbüldere’de Arnavut Baki’nin bostanında bugün İmam Hatip Lisesi var. Arnavut Rahmi’nin bostanından Hazret-i Halid Bulvarı, Arnavut İdris’in bostanından ise Eyüp Bulvarı geçti. Düğmeciler’deki Arnavut Şevki’nin bostanından Kamerhan Sitesi, Bulgar Hıristo’nun bostanından da Kamer Hatun Sitesi yükseliyor.
Maksadımız Kadıköyü olmasına rağmen Eyüp’te Fındık Ali ve Düldül ile fazla dolaştık, hadi yeniden radyomuza kulak verip, “Zeki Müren ile Başbaşa” programını bitirelim. “Sizlere doyum olmaz sevgili dinleyicilerim. Ama n’apayım ki zamanı bize doyuran saatin iki siyah parmağı, akreple yelkovan, bana hadi güle güle diye işâret ediyor”. Böyle diyordu değil mi, Erdinç Akkuş’a, Orhan Gazi Canbulat’a veya Besim Dalgıç’a sormalıyım.
Bazılarınızın aklına takılabilir, bu yüzden derkenâren yazacağım. Ben filmin birkaç sahnesinin Arnavut Seyfettin’in bostanında çekilmiş olabileceğini öylesine söylemedim. Yıllar önce Metin Heper’in Şark Kahvehânesi’nde Zeki Müren’in Arnavut Seyfettin’in bostanında çekilmiş fotoğraflarını görmüştüm, bir de onun ‘53’te Eyüp’teki Halk Bahçe Sineması’nda konsere çıktığını biliyordum. Meğerse, o Halk Bahçe Sineması da eski bir bostanın yerinde açılmış. Neyse, biz şimdi kâhya Yedili Selâhattin’den Rüzgâr İhsan’ın “34 EK 907” plakalı kuyruklusunu isteyip, onunla Suâdiye’ye dönelim.
Eylüle geldik ya, Suâdiye yeniden ıssızlaşmaya başladı. Sayfiyeciler kışlıklarına dönüyor, çünkü okullar açılacak. Yazlık sinemaların çoğu kapanınca, bazılarının bahçeleri yılın son sünnet düğünlerine kaldı. Sünnet düğünü olur da, hokkabaz olmaz mı, onların en şöhretlileri de Fahri Zeki, Hakkı Molla ve Kenan Limoncuoğlu isimli hokkabazlardı. Sünnetçilerin tıkırı yerinde olanıysa Kemal Özkan’dı, adam bamya katilliğinde bir numara, kırmızı veya mavi mürekkepli ilanları Emin Âli Paşa Caddesi üzerinde her elektrik direğine, her çınar ağacına yapıştırılmıştı.
Eylülün ortalarına doğru yeni sinema sezonu başlayacağından içim içime sığmıyor. Her gün Milliyet, Günaydın ve Tercüman gazetelerinden sinemaları takip ediyordum, 6 Eylül oldu Kadıköyü’ndeki As Sineması hâlâ revizyon nedeniyle kapalıydı, ama Reks’teki “Jerry Lewis Aşk Hocası” ve Sinema 63’teki “Bonnie ve Clyde” filmlerine Şekerci Cafer Erol’dan iki yüz gram kaynana şekeri alıp gidebilirdim. 6 Eylül günlü Milliyet’te “Bronson modası Paris’i sardı” başlığıyla bir haber var, Fransız gençleri saçlarını ve bıyıklarını Charles Bronson gibi kestirmek istiyormuş, bu yüzden de bütün berberler dükkânlarına aktörün posterlerini asmış. Ancak, Charles Bronson da kimdir, biz Türkler henüz bilmiyorduk, onu tanımak için de “Batıda Kan Var” ve “Yağmurla Gelen Adam” filmlerinin sinemalarımızda ‘72’nin son aylarında gösterime girmesini bekleyecektik.
Ho Şi Minh’in cenâze töreninin yirmi bir pâre top atışıyla yapıldığını çok iyi anımsıyorum, bir de Ernesto Che Guevara’nın gerillasından Inti Peredo’nun ölümünü. Uruguay’daki solcu Tupamaros örgütünün ismini ise ilk defa Gaetano Pellegrini Gianpietro’nun kaçırılmasıyla duymuştum. 9 Eylül’de Amerika’da Indianapolis Weir-Cook Havaalanı’na inişe geçen Allengheny Airlines’ın 853 sefer sayılı DC-9-31 yolcu uçağı 3.550 fit kadar irtifadayken bir Piper PA-28-140 tipi uçakla çarpışıp düşmüş, seksen iki kişiden kurtulansa olmamıştı. Bir acı haber de Lizbon’dan gelmişti, radyolar Türkiye isimli şilebin üç tayfasının, Himmet Naci Sancar’ın, Barbaros Mostar’ın ve Mustafa Sargın’ın, gazdan zehirlenerek öldüklerini duyuruyordu.
Eylül hep acı haberler ile hânemize uğramamıştı, beni mutlu edenler de vardı. Örneğin, 16 Eylül’de Refik Erduran’ın Milliyet’te “Düpedüz” köşesinin başlamasına nasıl sevindiğim aklımda. Bir de Amerikan Life dergisinin foto muhabiri Bill Ray’in Nevşehir’de çektiği “Postacı” isimli fotoğrafı unutamadım. Harika bir fotoğraftır, sağdan soldan Bill Ray ismini duymamış olsaydım fotoğrafı Ara Güler çekti derdim. Fotoğrafta meyhânede demlenen postacının Kozaklı ilçesinin Buruncuk köyünden bağlama ustası Hasan Güven olduğunu ise ancak yıllar sonra öğrenecektim.
Köpüklü deterjanlı Fay temizleme tozunun Anadol talihlileri belli olmuştu. Sekiz talihli arasında Kadıköyü’nde “Halitağa Caddesi No. 49/1” adresinde ikamet eden Mukaddes Sürmeli isminde birini anımsıyorum, talihliyi de Anadolu da merâk edip Halitağa Caddesi’ne birkaç defa gitmeme rağmen orada gıcır gıcır bir Anadol görememiştim. Aslında Fay bulaşık tozu bizim mutfağın değişmeyeniydi, annemin ikramiye çekilişlerine katılmamasınıysa aklım almıyordu. Fay silindirik bir kutuydu, üstündeki kapağında “Necip Akar-Fay” yazıyordu. Tamam da, Necip Akar kimdi? Puro sabunları, Gripin ve Opon ağrı kesicileri onundu. Meğerse İstanbul’un sayılı milyonerlerinden biri olan Necip Akar, ‘57 yazında beş vitaminli Pa-Ro çocuk mamalarının sâhibi olan Muammer Bayer ile berâber Sivriada açıklarında boğulup ölmüş. Milliyet’in 19 Haziran 1957 günlü nüshasındaki “İki Milyoner Boğuldu” manşetini yıllar sonra Bâyezîd Kütüphânesi’nde görecektim. Fay bir yana, ‘69’daki mutfağımızdan asıl aklımda kalanlar Sana ve Vita yağlarıdır. Pastörize sütlü nebati margarin olan Sana, “Pilavda Sana, mmm ne tad!” reklamıyla tanıtılıyordu. Bense kızarmış ekmeğin üstüne biraz Sana, onun üstüne de ahşap kutularda satılan Zile katı üzüm pekmezinden sürer, kitap okumaya öyle otururdum. Dolapta Zile pekmezi yoksa da, sorun değildi, çünkü Sana’nın üstüne biraz toz şekeri serpebilirdim. Yemeklik nebati margarinimize gelince, beş kiloluk teneke kutulardaki Vita’yı nasıl unutabilirim. Bir de Sana gibi Flora sofra margarini vardı, 250 gramlık paketlerde 225 kuruşa satılıyordu.
Bugün Eylülün 29’u, Beyazgül Sokak’tan Şemsettin Günaltay Caddesi’ne çıkıp, orada Avşar Sokak ile Kaymakam Kemal Sokak arasında dolaşacağım. Mahallin Ayçil Sokak’a kadarki kısmında Şenesenevler Yapı Kooperatifi’nin ‘50’de diktiği bahçe içinde tek ve iki katlı 55 konut bulunuyordu. ‘46’da kurulan kooperatif bu konutları “Banka Evleri” veya “Ziraat Bankası Evleri” ismiyle beş ayrı tipte tasarlayıp inşâ etmişti. Mimarlarını Feridun Akozan, Ahsen Yapaner ve Halit Femir olarak biliyorum. Şenesenevler semti de ismini kooperatiften almıştı.
Asfaltın bittiği Ayçil Sokak’ın köşesinde bir köşk vardı, sonrasıysa toprak yoldu, Avşar Sokak’tan Can Sokak’a çıkışta solda incir veya dut ağacının altında kuyusu bulunan bir ev, sağda da bahçe içinde Uzsoy ailesinin bahçe içinde iki katlı kâgirleri bulunuyordu. Nevin-Erol Uzsoy çiftinin oturduğu kâgirin yerine sonradan Sevgili İnşaat tarafından sekiz katlı Esin Apartmanı dikildi. Tuzla’ya taşınmadan önce çok uzun yıllar ben de Esin Apartmanı’nın yedinci katında kirada oturdum. Kedilerim Ponçik’in, Mırnık’ın, LimLim’in ve Bücür’ün mezarları Esin Apartmanı’nın bahçesinde kaldı. Uzsoy ailesinin kâgirinin karşısına ömrü bir veya iki yaz mevsimi süren ve Türk filmleri oynatan bir sinema açılmıştı, ismi Beyazgül olabilir, bunu da teyiden mahalleden Tülin Uras’a sormalıyım, sinemanın içinden küçük bir dere akardı, sonradan oraya da çok katlı bir apartman diktiler, rahmetli Öztürk Serengil, Finlandiyalı karısı Seija işte o apartmanda oturacaktı. Çiftin oğullarının isimlerini Cengiz ve Timur olarak anımsıyorum, çok küçüktüler.
Avşar Sokak’tan sonrası yaz kış çamur deryâsıydı, bugünkü Baytur Kozyatağı Konutları’nın olduğu yerde bir mandıra anımsıyorum, halı sahadan ve sürücü kursundan yıllar önceydi, karşısında da sonradan camiye çevrilen Abdülhalim Efendi Tekkesi vardı, onun üstüyse ağaçlıklı bir kır kahvehânesiydi. Bu asırlık kahvehânede Refik Halid’in ve Reşat Nuri’nin sigaralarını tüttürüp bol köpüklü kahvelerini höpürdettiklerini unutmayın. Mahallin eski bir namazgâh, karşısındaki yerin ise, yani şimdiki Ziraat Bankası Lojmanları’nın olduğu adanın, eski bir ayazma olduğu söylenirse de, namazgâhın ve ayazmanın henüz sıhhatli kayıtlarını bulamadım. Aslında Kozinak mahalli baştan sona Ferik Hacı Hüseyin Paşa’nın uçsuz bucaksız çayırlığıymış. Semtimizin büyüğü Hacı Hüseyin Paşa’nın köşklerinden biri tekkenin arkasındaymış, ona yetişemedim, diğeri de bugünkü Bayar Caddesi’nin üstünde Erenköyü’ne inişin sağ tarafındaydı, ‘69’da metrûk ve harap vaziyetteydi. Paşamız aklımda kaldığı kadarıyla Gürcü asıllı zevcesiyle nedendir bilinmez, hep küs kalmış. Bu yüzden güzel zevcesi İhsan Hanım’ın ikinci köşkte tek başına ömür tükettiği söylenirdi.
Kır kahvehânesinin yukarısında, çınarların dibinde, hayvanların su içtikleri mermer yalaklı büyük çeşme aklımdan hiç çıkmadı, yalağın sonradan oraya yapılan binânın altında kaldığının da tanığıyım, çeşmenin güzelim kitâbesiyse yok edildi. Bu çeşmenin kuzey doğu yönündeki karşı sırasında değirmenler varmış, yıkıntıları ‘40’lı yıllarda çekilen fotoğraflarda görülüyordu. Oraya ‘70 başı gibi inşâsı tamamlanan Emniyet Sitesi’ni dikecekler, rahmetli kayınpederim Raci Üçok da vefâtına kadar orada A Blok C Kapı Daire 5’te oturacaktı. Sitenin Ankara Asfaltı’na kavuşan doğu kısmı biraz meyilli olarak çamlıktı, sanırım yol geçince Nadir Ağa Çiftliği’nin çamlarının küçük bir kısmı asfaltın altında kalarak Emniyet Sitesi’nin önünde “Çamlık” mevki ismini almıştı.
Şakır şakır bir yağmura inşâ hâlindeki Emniyet Sitesi’nin aşağısında yakalandım, sitenin ayazma denilen mahallin tarafında orta mektepten arkadaşım Türker Saraç oturuyordu, en iyisi onların tenekeden kesilme paslı kapı saçağının altına girmekti. Size oradan Devr-i Turan usûlünden bir Hüseynî türkü de çığırayım ki, zaman geçsin. “Yağmur yağar taş üstüne / İnce kalem kaş üstüne / Selâm getir baş üstüne / Vay dili dili, kuş dili dili / Mevlâm kulu sevdim seni / Vay dili dili, kuş dili dili yâr / Yağmur yağar ordan burdan / Üstümüze telli yorgan / Seveceksen işte burdan / Vay dili dili kuş dili dili / Mevlâm kulu sevdim seni / Vay dili dili kuş dili dili yâr”. Nihâyet yağmur dindi. Bazıları yağmur severse de, ne yalan söyleyeyim, ben hiç sevmem. Çünkü, üç cadde aşağıdaki Uğur Apartmanı’na dizlerime kadar çamur içinde döndüğümde annemden fırçayı yiyecektim. Allahtan haftaya Ekim başlıyor. Ekimin Kuş Geçimi Fırtınası, Yaprak Dökümü, Pastırma Yazı, Kırlangıç Fırtınası, Bağ Bozumu Fırtınası ve Balık Fırtınası günleri iri çekirdekli yağmurlar getirmiyordu, kuru soğuktan ise hiç ama hiç şikâyetim yoktu...
