Fıkıhtaki ‘farz-ı kifâye’ zamanımızda nasıl anlaşılmalı?

İslam fıkıh geleneğinde en az İmam Şâfiî’den (ö. 204/820) beri farzlar (dinen yerine getirilmesi zorunlu yükümlülükler) farz-ı ayn farz-ı kifâye diye ikiye ayrılmış, her bir Müslüman bireyin şahsına yüklenen sorumluluklara farz-ı ayn, toplumun geneline yüklenen sorumluluklara da farz-ı kifâye denilmiştir (mesela bkz. Serahsî, Mebsû [nşr. Meyyis], Beyrut, 1993, XXX, 262; Karâfî, Furû [nşr. Mansur], Beyrut 1998, I, 211; II, 34, 259).

Kaynaklarda farz-ı kifâye, genellikle, “Müslüman topluma yönelik olup, sivil veya resmî bir kişi yahut grup tarafından ihtiyaç duyulduğu ölçüde yerine getirilen, bu suretle toplumun sorumluluktan kurtulduğu yükümlülükler” anlamında tanımlanır. Aynı kaynaklar Farz-ı kifâye’de esas amacın toplumsal fayda, diğer bir ifadeyle kamu yararı olduğu üzerinde birleşirler. Gazzâlî’ye göre -mesela- tıp ve matematik bilimleri Müslümanların üzerine farz-ı kifayedir; çünkü tıp, beden sağlığımız için zorunlu bir bilimdir. Matematiğe gelince, birçok mesleğin uygulanması ancak matematik bilmekle mümkündür. Bir ülkede bunlarda uzman ve uygulayıcılarının bulunmaması halinde o ülke halkının sıkıntıya düşmesi kaçınılmazdır. Gazzâlî, kendi çağında toplumun gereksinim duyduğu başka meslekleri de anarak bunların hepsinin farz-ı kifâye olduğunu ifade etmektedir (İhyâ, Kahire 1332, I, 16).

Ulemanın belirttiğine göre farz-ı kifayelerden asıl maksat, toplum için faydalı işleri geliştirmek, zararlı/yıkıcı işleri önlemek (celb-i menfaat, def‘-i mazarrat/mefsedet), fukahanın sık sık kullandığı başka bir tabirle kamu yararıdır (maslaha-mesâlih). Amaç kamu yararı olduğuna göre, zamanın icaplarına göre, çeşitli hal ve şartlarda insanlara hayatı rahatlatacak daha başka bilim ve mesleklerin, bu işleri yürütecek resmî ve sivil kurumların oluşturulmasının da farz-ı kifaye kapsamına gireceği açıktır.

***

Kanaatimce farz-ı kifaye’nin en önemli özelliği, bu kavramın, dinî kaynakları -İslam prensipleri doğrultusunda- her çağın ihtiyaçlarını dikkate alarak okumaya imkân vermesidir; tıpkı Hz. Peygamber ve Sahabesinin kendi çağlarında yaptıkları gibi... Müslümanlar, kendi çağlarında Kur’an öğretisine uygun biçimde yaşamak için ekonomi, hukuk, siyaset, sağlık, güvenlik, bilim, eğitim, teknoloji vb. alanlarda farz-ı kifâye bilincinin gerektirdiği şekilde düşünmek ve davranmak zorundadırlar.

Farz-ı kifâye’den olan işlerin nihai gayesi -belirttiğimiz gibi- ‘celb-i menfaat, def‘-i mazarrat’tır ve bu gayeyi gerçekleştirmekten toplum dolayısıyla devlet sorumlu kılınmıştır. Buna göre, ‘kul hakları’nı veya ‘insan hakları’nı korumak, bu hakların korunmasından sorumlu resmî ve sivil kurumlar, yasal düzenlemeler oluşturmak İslâmî bakımdan devletin ve toplumun en başta gelen görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in söz ve uygulamalarında, zamanın şartlarına göre, bu haklara gerektiği kadar önem ve ağırlık verilmiş, prensipleri oluşturulmuştur.

İslâm’daki ‘farz-ı kifâye denilen ortak sorumluluk ilkesine göre, bir Müslüman memlekette bazı insanlar yoksulluk, hak-hukuk ihlali veya başka sebepler yüzünden sıkıntı ve acı çekiyorlarsa, diğer Müslümanların bunu önlemeleri zorunludur. Önleyecek yeterlilikte sivil veya resmî, kişisel veya kurumsal bir güç oluşturulmazsa toplumun hepsi günahkârdır.

Ancak uygulamada özellikle İslâm’ın altıncı veya yedinci yüzyılından sonraki ulemanın ve yönetimlerin İslâm kaynaklarında var olan bu prensiplerden bir toplumsal sorumluluk bilinci, hukuk düzenlemesi ve normları ürettiklerini söyleyemiyoruz. Hâlâ İslâm ülkelerinin en önemli sorunlarından birinin kul hakları veya ‘insan hakları olduğunu görüyoruz.

Günümüzden 900 küsur sene önce Gazzâlî, fıkıhta “bir insanın herhangi bir ihtiyacı onu sıkıntıya soktuğunda bu sıkıntıyı gidermek (Müslüman çevre veya toplum üzerine) farz-ı kifâye olur” şeklinde bir genel kural bulunduğunu belirtmişti (İhyâ, I, 214). Bugün bile İslâm ülkelerinin büyük kısmında insanlar yoksulluk, işsizlik, hak ihlalleri ve mahrumiyetleri, siyasi baskı, mezhep çatışmaları gibi türlü sebeplerle sıkıntı çekmektedirler. Farz-ı kifâye prensibi gereğince bunları önlemek, imkânı olan bireylerin, devletlerin ve sivil toplum gibi yapıların dinî bakımdan birincil görevidir.

Müslüman bilim, fikir ve siyaset insanlarının, İslâm’ın kaynakları ve olumlu tarihî birikimimizle birlikte modern çağın tecrübelerinden de yararlanarak, Cemil Aydın’ın tabiriyle “klonlanmış Batılılar”a dönüşmeden (The Politics of Anti-Westernism in Asia, New York 2007, s. 193), kendi kültürel damgasını taşıyan bir insan hakları öğretisi ve belgesi oluşturmaları, yasal düzenlemeler yapıp ve uygulamaları gerekmektedir; bunu yapmaları İslâmî açıdan farz-ı kifayedir.

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.