Zorunlu eğitim ve MESEM’ler
Haziran ayı içinde LGS, TYT ve AYT sınavları yapıldı. Bu sınavlarda milyonlarca öğrenci daha iyi bir gelecek umuduyla ter döktü. Ancak, bu beklentinin gerçeğe dönüşmesinde soru işaretleri var.
Bugün “eğitim şart” diyenlerin çoğunluğu nedense eğitimin sadece örgün kısmına odaklanıyor. Hâlbuki eğitimin bir de yaygın ve hayat boyu devam eden boyutu var ki tüm dünyada bu yönde güçlü bir eğilim bulunuyor.
Zorunlu eğitim dediğimiz sistem, milliyetçilik çağının ve Sanayi Devrimi’nin bir ürünü. Devletler eğitimi hem vatandaşlarını belirli bir çerçevede yetiştirmek hem de sanayinin ihtiyaç duyduğu eğitimli işgücünü oluşturmak için kullandılar.
Şimdi gelelim bugüne.
Ülkemizde Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) konusunda bazı kesimlerde oldukça sert bir tepki var. Bu eleştirilerin merkezinde ise okula ve örgün eğitime yüklenen aşırı anlam dikkat çekiyor. Bu çevreler eğitimi hâlâ 1990’lı yıllara kadar kısmen geçerli olan bir sınıf atlama aracı olarak görüyor. Oysa okullar bu işlevi yitireli uzun zaman oldu.
Bu görüşü savunanlar önemli bir gerçeği de gözden kaçırıyor. Geçmişte zorunlu eğitim 12 yıl değildi ve sistem içinde okulun öğrenci üzerindeki etkisi daha güçlüydü ve kademeler arası geçişlerde ciddi elemeler yapılıyordu. Bu nedenle geçmişin düz liselerindeki başarı düzeyi, birçok nitelikli okulla yarışabilecek seviyedeydi.
Milli Eğitim Bakanlığının hazırladığı “Geçmişten Günümüze Sayılarla Eğitim (1923-2023)” raporu verileri bu dönüşümü açıkça ortaya koyuyor. Özellikle öğrenci sayılarını gösteren tabloya baktığımızda, 1972-1973 eğitim yılında ilkokula devam eden öğrenci sayısı 5 milyon 244 bin 131’di. Bu sayı bugünkü rakamlara oldukça yakın. Ancak ortaokuldaki öğrenci sayısı bunun yalnızca yüzde 17,75’i, genel liselerde yüzde 5,6’sı, mesleki ve teknik liselerde ise yüzde 5,07’si kadardı.
Bugün ise eğitim kademeleri arasındaki öğrenci sayıları birbirine oldukça yakın. Üniversitelerimiz de her yıl yaklaşık bir milyon yeni öğrenci kabul ediyor.
Peki geçmişte geriye kalan bu yüzde 90’a yakın kesim ne yapıyordu?
Bu çocuklar dönemin şartları gereği ya aile mesleklerini sürdürüyor ya da usta-çırak ilişkisi içinde bir meslek öğreniyorlardı. Bugün çoban bulamıyoruz noktasına gelme sebebimiz biraz da bu çarpıklık.
Eğitime erişimin yaygınlaşması bizde, yanlış planlamalar nedeniyle, mesleki yeterliliği artırmak bir yana tersine niteliksiz ve yetersiz işgücünün artmasına yol açtı.
Üstelik şu sorunun da tatmin edici bir cevabı yok: Çocukların tamamına ilkokuldan itibaren mükemmel eğitim imkânları sunsak bile yetenekleri ve ilgileri gereği aralarında farklılıklar oluşacaktır. Diyelim ki hepsi aynı kalitede eğitim aldı. Bu durumda ne yapacağız? Hepsi beyaz yakalı mı olacak?
Modern pedagojinin üzerinde durduğu temel gerçeklerden biri, her çocuğun aynı şekilde öğrenmediği ve aynı alanlarda başarılı olmadığıdır. Buna rağmen biz hâlâ bütün çocuklara aynı akademik müfredatı vermeye çalışıyoruz.
Eğitim işini dünyada en başarılı şekilde uygulayan ülkelerden biri Almanya ve Almanya’daki üniversiteleşme oranı bizim oldukça altımızda. Bunun nedeni öğrencilerin erken yaşlarda mesleki eğitime yönlendirilmesi ve her öğrencinin üniversiteye gidememesidir. Bizde ise üniversite kapıları fiilen herkese açık.
Bir başka temel sorun da mesleki eğitime ve mesleklere yönelik küçümseyici yaklaşım. Beyaz yakalı meslekler kültürel olarak yüceltilirken teknik ve üretime dayalı meslekler çoğu zaman ikinci planda görülmektedir. Oysa iş piyasasının gerçekleri her zaman bu algıyı doğrulamamaktadır.
Gözden kaçan bir diğer nokta ise MESEM’lere devam eden öğrencilerin çoğunun mevcut meslek liselerindeki eğitime bile uyum sağlamakta zorlandıkları gerçeği.
Bu çocuklar mevcut akademik yükü taşımakta zorlandıkları gibi farkında olarak ya da olmayarak öğrenmek isteyen akranlarının eğitim süreçlerini de olumsuz etkileyebiliyor.
MESEM’lerde sorunlar varsa ki vardır, yapılması gereken bu kurumları tümden reddetmek değil, denetim mekanizmalarını güçlendirmek ve eksikleri gidermektir. Bu çocukları sadece ucuz işgücü olarak görmek ya da öyle nitelendirmek, onların geleceklerini inşa etme fırsatlarını ellerinden almak anlamına gelir.
TÜİK verilerine göre 2024 yılında 15-24 yaş grubundaki gençlerin yüzde 22,9’u ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Bu tablo ortadayken MESEM’lere kategorik biçimde karşı çıkmak anlaşılır görünmüyor.
Türkiye İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin 2024 yılı raporuna göre iş kazalarında hayatını kaybedenlerin yüzde 94’ü erkek, yüzde 6’sı kadın. Hayatını kaybedenler arasında çocuklar ve göçmenler de bulunuyor.
Bu acı tablo karşısında yapılması gereken, iş güvenliği ve denetim eksikliklerini konuşmaktır. Sorunları çözmeye çalışmak ile meselelere histeri düzeyinde tepkiler vermek aynı şey değildir.
Bu mesele yalnızca Türkiye’nin değil, gelişmekte olan birçok ülkenin ortak problemidir.
Temel mesele, çocuklarımızın gelecekte geçimlerini sağlayabilecekleri bir meslek edinmeleri ve insanca yaşayabilecekleri bir düzen kurabilmeleridir. Bunun yolu her genci üniversiteye göndermekten değil, her gence yeteneğine ve ilgisine uygun nitelikli eğitim yolları sunabilmekten geçiyor.
MESEM’leri ve meslek liselerini nasıl daha etkili hâle getirebileceğimizi, nasıl daha cazip kurumlara dönüştürebileceğimizi konuşmamız gerekiyor.
Azalan üniversite kontenjanlarına rağmen boş kalan kontenjan sayılarının her geçen yıl artması da toplumun üniversiteye bakışında bir değişim yaşandığını gösteriyor.
Bu nedenle zorunlu eğitimin süresi ve yapısı üzerine yürütülen tartışmaların peşin hükümlerden uzak şekilde ele alınması gerekiyor. Eğitimde geçirilen sürenin uzaması tek başına daha nitelikli insan yetiştirmek anlamına gelmiyor. Bazı öğrenciler açısından bu durum meslek edinme süreçlerini geciktirebilir ve yeni sorunlar doğurabilir.
Yaz tatiline girmişken, zorunlu eğitim süresinin ve eğitim sisteminin yapısının daha sağlıklı, daha sakin ve daha rasyonel biçimde tartışılmasında fayda var.
