IŞİD terörünü üreten kaynak
Yalova’da üç polisimizin şehit edildiği olay üzerine yeniden gündeme gelen IŞİD terörünün en ciddi boyutu bunun dine dayandırılıyor olması. “Tekfirci Selefilik” adını verdiğimiz bir anlayışın motive ettiği bu örgütün dini yorumlama tarzından kaynaklanıyor problem büyük ölçüde.
Kuran’ı ve Sünnet’i literal olarak, yani yüzeysel şekilde ve tarihî bağlamından ayırarak yorumlayan çok eski bir din anlayışı var meselenin temelinde. İşte bu anlayışın mayaladığı bugünkü modernite karşıtlığı marazi bir reaksiyon üretti. Özellikle ve çoğunlukla kimlik krizi yaşayan, aidiyet ihtiyacı hisseden ve belki daha önemlisi yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik gibi sorunların boğduğu, sosyal adalet yoksunu gençlik kesimlerini etkiliyor bu akım.
Hangi saikle benimsenmiş olursa olsun, bu şekilci din yorumu tarihi ve sosyal gelişmelerin ürünü olan mevcut politik ve hukuki düzeni “İslam dışı” olarak kodluyor. Demokrasiyi, parlamenter sistemi, insan haklarını, siyasal vatandaşlık hukukunu vs. reddediyor. Sonuçta kendilerinden farklı düşünen Müslümanları “kâfir” ilan ederek şiddeti meşrulaştıran IŞİD gibi vahşi terör örgütleri çıkıyor ortaya.
Aynı ekolden Boko Haram’ın veya El Kaide’nin din anlayışları da benzer özellikler taşıyor. Ancak kendisini “Ehli Sünnet” çizgisinde konumlandıran Taliban’ın veya benzeri yapıların da yer yer “tekfirci Selefilik” ile örtüşen bakış açılarına sahip olduğunu görmezden gelemeyiz. FETÖ belasını yaşamış bir ülke olarak meşruiyetini toplumdaki din anlayışına dayandırmaya çalışan yapıların yönelttiği tehdit ve tehlikeler karşısında müteyakkız olmalıyız.
Bu çerçevede ülkemizde de tekfirci Selefilik anlayışının son dönemlerde giderek yaygınlaşması gelip geçici ve sıradan bir hadise olarak görülemez. Şurası açık ki toplumdaki din zihniyetiyle, yani din anlayışıyla, dolayısıyla da din eğitimiyle ilgili bazı önemli sorunlar var.
Bugünün dindar kesimlerinde, yüz küsur yıl önce Meşrutiyet İslamcılarının savunduğu, Mehmet Akif’in diliyle, “İslam’ı asrın idrakine söyletme” hedefinin terk edilmesi, hatta bunun “dini tahrip etme” girişimi olarak lanetlenmeye başlanması önemli bir kırılma…
Aşağıdaki satırları on yıl önce yazmıştım: İslam dünyasında radikal akımları besleyen başlıca iki kaynak var. İlki Batılı sömürgecilerin bölge ülkelerine yönelik saldırıları ve Afganistan, Irak gibi ülkelerde yaşanan fiili işgallerin doğurduğu sosyal tepkiler. Özellikle de İsrail’in Filistinlilere yönelik bitmek bilmez zulümleri -ve buna Batı’nın şartsız desteği- sonucunda ortaya çıkan “aşağılanma” duygusunun yönettiği öfke. (…) Madalyonun öbür yüzünde ise IŞİD ve benzeri radikal örgütlerin ideolojik beslenme kaynakları var. Akıl yerine nakli esas alan, şekilci bir din yorumundan söz ediyoruz. Bugün İslam dünyasının neredeyse tamamında dini hayata yön veren ve insanların dini anlayışlarını belirleyen din adamları ilahiyat eğitimlerini Selefi İslam anlayışına dayanan merkezlerden alıyorlar. İslam dünyasında “en muteber” ilahiyat eğitimi veren okullar Suudilerin Medine İslam Üniversitesi, Mısır’da Ezher, Pakistan’da İslamabad İslam Üniversitesi. Bu okulların mezun ettiği kişiler adeta İslam coğrafyasının kolektif din otoritesini oluşturuyor. Bu dairenin dışında kalan az sayıda Müslüman ülke var. Türkiye bunların başında. Hatta Diyanet’in İstanbul’da bir “uluslararası İslam üniversitesi” kurma projesi de var. Ama bugüne kadar bu işin önemi pek anlaşılamadı. Hatta kendi ilahiyat fakültelerimizin yer yer nakilci anlayışın etkisi altına girmesine bile mani olunamadı. (“IŞİD’le nasıl başa çıkılır?”, 5 Şubat 2015)
Bunları yazdığım dönemde İlahiyat fakültelerine yönelik “tedrisat müdahalesi” henüz gerçekleşmişti. İlahiyat fakültelerinden felsefe, mantık vb. dersleri kaldırmak için harekete geçilmişti. Bir yandan başka derslerin saatlerini arttırarak felsefe, kelam, tasavvuf, mezhepler tarihi gibi derslerin saatlerini azaltıyorlardı... Diğer yandan da bu gruptaki derslerin öğretim üyesi kontenjanlarını sınırlayarak İlahiyat fakültelerini söz konusu dersleri okutacak hocalardan mahrum etmeyi planlıyorlardı.
Kısa zamanda büyük ölçüde hayata geçirilen bu düzenlemeyi yapan kişilerin kendi beyanlarına göre amaç, İlahiyat fakültelerinde “temel İslami bilimlere” daha fazla yer açılmasıydı. Ancak söylenenlerin satır aralarından anlaşıldığına göre, asıl amaç “kafası felsefe-kelam problemleriyle karışmamış” ilahiyat mezunları üretmekti. İlahiyat öğrencilerinin standart TV hafızları seviyesinde Kuran tilavetini ve mevlit okumayı bilmeleri, ilaveten “sakız çiğnemek orucu bozar mı” türünden sorulara verilecek cevapları ezberlemiş olarak mezun olmaları arzu ediliyordu. Görüldüğü gibi istenen eğitim modeli eski medrese sisteminin bozulmuş örneklerine benziyordu.
Peki, düşünmenin ve araştırmanın dışlandığı, taklidin ve ezberin yüceltildiği -yani taşların bağlanıp köpeklerin ortalığa salındığı- bir eğitim modeli içinde yetişecek ilahiyatçılar sağlıklı bir din anlayışının savunucuları olarak tekfirci Selefilik akımının karşısında durabilirler mi?
Diğer taraftan, İlahiyat fakültelerinin eğitimini beğenmeyen birtakım cemaatlerin “medrese” adıyla işlettikleri eğitim kurumlarında gençlere verilen din anlayışı tekfirci Selefilik akımının güçlenmesini engelleyebilir mi? Yoksa bu hastalıklı anlayışın güçlenmesine mi yardımcı olur?
Söz konusu “medreseler” için devletin sağladığı kolaylıklar ve bilhassa siyasetin desteği hangi aklın ürünü?
Bu sözde “medrese” eğitimini adeta dinin gereği gibi kabul eden, İlahiyat fakültesi öğrencilerini de aynı anlayışla “kafası felsefeyle karışmadan” mezun etmeyi tasarlayan bir kafa “tekfirci” zihniyetin yayılmasına karşı nasıl bir önlem planına sahip olabilir?
