Sahhafların altın çağından son kırıntılar

Sahhaflar Çarşısı bizden önceki kuşaklardan mecânîn-i kütüblerin doyasıya yaşadıkları bir mekândı. Benim haftada bir gün Sahhaflar Çarşısı’na uğrama alışkanlığımın ilk dönemi 1973 ile 1976 arasıdır, ancak sahhaflık artık hızla anlam değişikliğine uğramaya başlamıştı, nadir kitapların yerineyse ikinci el kitaplar raflardaydı. Oysa, sahhaflık ve kitapçılık ayrı şeylerdir. Yine de Reşad Ekrem’in İstanbul Ansiklopedisi nüshalarını, Kemal Ahmet’in ‘Sokakta Harp Var’ının ilk baskısını veya Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ını bulabiliyordunuz. Bundan çok daha önemlisi Göztepe’den kalkıp gelen Reşad Ekrem’e ve Albülbaki Gölpınarlı’ya orada rastlamanızdı. Unutmadan söyleyeyim, başta Doğan Hızlan ve Hilmi Yavuz olmak üzere cümle Bâb-ı Âli şöhretleri Sahhaflar Çarşısı’na uğruyordu. ‘80 sonrasındaysa, benim sahhaflardaki ikinci dönemimdir, ders kitaplarıyla dinî kitaplar revaçtaydı, sahhaflığın altın çağıysa gelmeze gitmişti. ‘70’lerdekine hiç benzemeyen yeni bir ‘kültür’ rüzgârı esiyordu, Turan M. Türkmenoğlu’nun ‘Sahaflar Çarşısı’ndan Hatıralar’ kitabından söyleyecek olursak, yeni ‘kültür’ün yapboz taşları arasında Altıntepe Camii imamı da Ayşegül Nadir’in kül rengi geceliği de bulunuyordu. ‘81 ile ‘84 arasında hikâyeci Cengiz Öndersever ile dükkân dükkân dolaşıp aradığımız kitapları sorardık ama bulmak mümkün değildi, Arslan Kaynardağ’ın Elif Kitabevi’nden bile kitap çıkmaz olmuştu, Bâb-ı Âli’den de çarşıya uğrayan yoktu, ara sıra genç Murat Bardakçı’yı ve Yurdakul Dağoğlu’yu görüyorduk. Bize Kadıköyü’ne veya Beyoğlu’na gidin derlerdi. Çünkü, Kadıköyü’nde ve Beyoğlu’nda yeni yeni ikinci el kitapçılar türemişti, kafalarının eski sahhaflardan farklı çalıştığı muhakkaktı, ikinci el kitapçılığı da millete sahhaflık olarak yutturanlar da onlardır.

Turan M. Türkmenoğlu ağabeyimizin ‘Sahaflar Çarşısı’ndan Hatıralar’ının ikinci cildi Ötüken Neşriyât’tan çıkalı iki ay oldu, ancak benim elime biraz geç geçti, kitabın bazı bölümleriniyse iki defa okudum. Bu tür anılara bayılıyorum, okurken çok heyecânlandığım bölümler oldu, örneğin Orhan Kemal’e ‘Bir Filiz Vardı’ romanındaki kahramanı için ilhâm verdiği söylenilen kızın anlatıldığı bölüm, onun gibi çok bölüm var, saymaya kalksam sayfalar tutar. Turan ağabey bunları iyi ki yazdı, yoksa hepsi bir müddet sonra anılardan silinip gidecekti. Sahhaflar Çarşısı’nda sonradan türeyen Yani Efendi’yi, Tilki Kemal’i, Jak’ı, Deveci Muharrem’i, Neyzen Aziz’i, Gramafoncu Mehmet’i, Çingene Salih’i, Kokarca Sabahattin’i, Bigalı Mustafa’yı, Maraşlı Ökkeş’i, Tarzan’ı, Güllü’yü, Kantarcı Nazire’yi ve Zeki Toy’u ben bile unutmuştum ki, ‘Sahhaflar Çarşısı’ndan Hatıralar’ ile hepsi bir bir gözlerimin önüne sökün ettiler. Keşke Necdet İşli için bu kadar fazla sayfa ayıracağına, öyle tipleri biraz daha uzun tutsaymış. Çünkü, ismi geçenlerle hemen hepimizin mutlaka küçük bir anısı var, Turan ağabeyse onlarla anılarından ‘roman’ yazabilir.

Sahhaflardan kimse Türkmenoğlu’nun kitabına lâf etmesin, çünkü bir iki ‘eleştiri’ duydum, daha fazla şey biliyorlarsa, oturup kendileri yazsınlar da okuyalım. Türkmenoğlu eline kalemini almasaydı, inanın üç beş yıl sonra çarşının mâzîsinden iz bile kalmayacaktı. Bu yüzden kendisine ve kitabın editörü Güler Doğan Averbek hocamıza müteşekkirim.

ŞEHİR KİTAPLARINDA BURSA’YI ATLAMAYIN

Hasan Akar’ın Tokat kitaplarından bahsederken, Ekrem Hayri Peker’in Bursa kitaplarını zikretmiştim. En son ‘Bursa’nın Meyhâneleri ve Şaraphâneleri’ni ve ‘Bursa’nın Kahve Kültürü, Kıraathâneler ve Çay Bahçeleri’ni okudum. Akar ve Peker gibi isimler olmasa taşradaki şehir kültüründen hiç haberimiz olmayacak. İkisi de birer ‘Don Kişot’, şehirlerine büyük hizmette bulunuyorlar. Nerâk ettiğim, yazdıklarına kaç kişinin ilgi gösterdiği? Bu kitaplar devlet kütüphânelerine giriyor mu? Bursa’da iyi bir münevver tabaka var, Nevzat Çalıkuşu, M. Sedat Sert, Adnan İslamoğulları, Halil Ziya Doğruöz, bu isimlerin Peker’in kitaplarını okuduğundan emînim. Demem o ki, hep İstanbul’a, İzmir’e ve Ankara’ya âit şehir kitaplarını okumayın, Türkiye 783.562 kilometre kare beyler, hiç olmazsa kitaplardan biraz dolaşın...

NOBELLİ TOKARCZUK’UN EN BEĞENDİĞİM ROMANI

Sahhaflar demişken bir kitap kitabından bahsetmek gerekiyor. Aslında Olga Tokarczuk’un Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘Kitap’ın Yolcuları’ isimli romanını yılbaşı gecesi okuyup bitirmiştim ama yazmaya bir türlü fırsat bulamadım. Tokarczuk’un Timaş’tan çıkan bütün romanlarını okuduğumdan söylüyorum, içlerinde en beğendiğim ‘Kitap’ın Yolcuları’ oldu, çünkü romanın merkezinde bir kitap var, hakikatin ve hiç ele geçmeyecek olanın simgesi olan bir kitap. Onu bulan kişi, mutlak bilgiye ulaşacaktır. Bu kitaba gidenler arasında simya ile uğraşan bir Marki, modern aklın temsilcisi olan banker De Berle, terk edilmiş bir metres olan Veronika ve dilsiz Gauche bulunuyor. Hepsinin yola çıkmasının nedeni farklıdır, Marki arayış nedeniyle, De Berle ise merâktan zorlu yolculuğa çıkar. Gauche için sadece bir ekmek parasıdır, Veronika içinse kaçış. Kitap, asırlardır Pirenelerdeki bir dağ geçidinde bulunan küçük bir manastırda ‘kaybolmuştur’, bu kitap belki de Tanrı’nın isminin harflerinde gizlenmiş yaşamın esrârına dâirdi. Kitabın ne zaman yazıldığı bilinmiyordu, antik çağda da onun hakkında bir kayıt yoktu, ancak 1378’de yeniden ortaya çıktığı kesindi, Arapların elindedir, tam da o yıl Şam’da felsefe ve büyü eğitimi alan bir Hollandalının eline geçer, H.R.C. memleketine dönerken birden Pirenelerde cesâreti kırılır, bu yüzden kitabı vadideki manastırın keşişlerine emânet eder. Ölmeden önce de bir kâğıda kitabı sakladığı yerin haritasını çizer. Ancak, haritada yazılı hiçbir şehir, köy ve dağ ismi yoktur, H.R.C. onların yerine bir harf veya bir sembol koymuştur, bu suretle hakikat sırrını dünyadan korunmuş olduğuna inanıyordu. Yola çıkıldığındaysa 1685’dir, kitabın saklanmasının üstünden üç yüz yedi yıl geçmiştir. Belki bir hayâlin peşindeydiler, peki ama bu dünyada Tanrı’dan gelen yegâne şey de zâten hayâl değil miydi? Okur, daha ilk dört bölümde önemli olanın Pirenelere varış değil de mekânda ve zamanda ilerleyiş olduğunu hisseder, sonra ağır ağır onlarla birlikte Pirenelerde kayboluruz. Tokarczuk’un bu nefis romanını Lehçe aslından dilimize çeviren Neşe Taluy Yüce’yi ve Timaş Yayınları’nı kutlarım. Okurlara bir defa daha söyleyeyim, yayınevinin dünya edebiyatından çeviri romanlarını asla kaçırmayın, harika romanlar basıyorlar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.