İlimde gerileme devrimiz
Sihir gibi bir şey, aslına bakarsanız. 10. Yüzyılda Maveraünnehir’deki Harizm’de doğmuş bir adam, (Miladi 973) Pencab’daki Pind dadan Han kentinde birkaç gün mahsur kalıyor. Ve o dağ başında yeryüzünün yarıçapını ve çevresini hesapladığı sırada aklına bir fikir geliyor ve Harizm’de hesapladığından daha isabetli bir sonuca ulaşıyor. Dünyanın yarıçapıyla ilgili bulduğu sonuç modern hesaplamalara nispetle sadece yüzde 0,5 hatalı. Biruni’nin bulduğu yarıçap 6339,6 kilometre. Modern bilimin bulduğu yarıçap 6371 kilometre.
Nasıl yaptı bunu?
“Bu rakamı bir dağın tepesinden ufkun alçalış açısını gözlemleyip sinüs formülü kuralını bu açıyı ve bir usturlap yardımıyla hesapladığı dağın yüksekliğine uygulayarak hesap etmişti. Biruni’den önce hiç kimse sinüs kurallarını yeryüzünün boyutun hesaplamak şöyle dursun pratik problemlerin çözümlerine bile uygulamamıştı.” (Kayıp Aydınlanma, Kronik.)
Şu da Biruni’den:
“Ağaçtan birkaç nar seçip tohumlarını sayarsanız hepsindeki tohum sayısının aynı olduğunu görürsünüz.”
“Biruni seyahatlerinde jeolojik tabakaları ve fosilleri de incelemişti. Bu sayede Hindistan’ın büyük bir kısmının daha önce deniz olduğu kanaatine varmıştı.”
(Bilenler bilir, ‘evrim’in babası Darwin de Biruni’den yaklaşık 800 yıl sonra kariyerine fosilleri inceleyerek başlamıştı.)
Bu ve benzeri buluşların yanına konulabilecek bir başka şey. Sanskritçe’den tercüme ettiği Potenceli adındaki kitabın ön sözünde şöyle yazmış:
“İnsanların düşünceleri türlü türlüdür, dünyadaki gelişmişlik ve esenlik bu farklılığa dayanır.”
Bence bu da bilhassa o asırlar için, en az dünyanın yarı çapının ya da ayın dünyaya uzaklığının ölçülmesi kadar kıymetli bir buluş.
İnsanlığın, bilhassa totaliter idareler altında kaybettiği bir bilgelik.
Geçen hafta bir alimin veya mütefekkirin, bir fikre sahip olmasının, o fikri kuvvetle savunmasının Müslümanlar arasındaki ilmi ve felsefi dinamizmin kaybolmasına yol açıp açmadığını tartışırken “Sorun, bir düşünce iktidarla koalisyon yaptığında ortaya çıkıyor. Yani büyük vezir Nizamülmülk Gazali’nin düşüncesinden bir ‘tevhid-i tedrisat’ nizamı çıkarınca” cümlesiyle devam etmiştim. Kitabımızdan devam edelim:
“Nizamülmülk’ün nazarında endişe verici olan bir diğer mesele de Nişabur ve Orta Asya’nın diğer kentlerinde birbirlerine husumet besleyen ameli mezhepler ve çekişme halindeki itikadi mezheplerin mensupları arasındaki sert çatışmalardı.”
“Temeldeki çekişmenin yükselişteki muhafazakâr fakihlerle geri kalan herkes arasında olduğu söylenebilir. Çoğu İbn Hanbel’in takipçisi olan bu fakihler aklın, felsefenin, mantığın nihai hakikate ulaşmakta kullanılabilecek araçlar olduğu düşüncesine karşı çıkmaktalardı. Nispeten daha az kısıtlayıcı olanlar Şafii fakihlerdi. Her iki mezhebe da karşı çıkanlar Hanefilerdi. Merkezleri Orta Asya olan bu kişiler iman meselesiyle ilgili olarak akla nispeten daha büyük bir rol atfediyorlardı.”
“Nizamülmülk tüm bu tartışmayı Selçuklu topraklarındaki istikrara tehdit olarak görmekteydi. Bu tehditleri savuşturmak amacıyla amelde Şafii fakihlerine itikatta ise Eşarilere tam destek vermişti.”
“Nizamülmülk 1065 senesinde o zaman otuz üç yaşında olan şöhreti duyulmuş Gazali’den Bağdat, Nişabur ve Hargerd’deki ilk Nizamiye medreselerini kurmasına istemişti. Kısa bir süre sonra bir medrese de Şiraız’da kurulacaktı.”
“Bu yeni kurum İslami eğitimin amacını ve formunu kökten değiştirmiş ve daha sonra bütün İslam aleminde yaygınlık kazanacak olan yeni bir tarz sunmuştu. Nizamülmülk’ün gayesi herkesçe kabul edilmeyen fikirlere karşı çıkarak bunları bastıracak ve doğru olanları ileri sürecek gençleri eğitmek üzere entelektüel anlamda militan bir kurum oluşturmaktı. Bir diğer ifadeyle bu kurum analizden endoktrinasyona ve entelektüel cephede müdafaadan taarruza geçildiğinin göstergesiydi.”
“Nizamiye medreselerinin Orta Asya’daki bilimin ve muhtemelen İslami ilmin bir bütün olarak Harezmi, Farabi, Biruni ve İbn-i Sina’nın açık görüşlü ve cesur entelektüelliğinden bir uzaklaşma ve bu entelektüelliğe cephe alma olarak değerlendirilmesi cezbedicidir. Bir noktaya kadar bu tespit doğrudur, zira Nizamiye medreseleri Halife Me’mun’un akla düşman olan bütün ilimleri yok etmek gibi hatalı bir gayret içine girmesine karşı geliştirilmiş tepkiyle başlayan bir sürecin bir neticesidir.
“Başka türlü ifade edilecek olursa aydınlanma çağının Orta Asya’da doğduğu ve İslam aleminin başka bölgelerine oradan yayıldığı ne kadar kesinse buna karşı gelişen en kuvvetli hareketinde yine orada ortaya çıktığının bir o kadar kesin olduğu söylenebilir.
Selçuklular’dan sonra çok savaşlar, çok zaferler kazandık, büyük fetihler yaptık.
Fakat ilimde gerileme devrimiz de Selçuklular’dan sonra başladı.
