Hala kurallara ve ilkelere dayalı bir dünya var sanıyorsanız, bir daha düşünün
Üniversitede ‘Uluslararası İlişkiler’ dersi hocam Prof. Dr. Haluk Ülman’dı.
Rahmetli Ülman çok iyi bir CHP’liydi. 12 Eylül’de siyasi yasağa uğrayınca Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde hoca olmuştu. Onun gibi, üniversiteye geri dönen çok sayıda renkli siyasetçi vardı o zamanlar Marmara Üniversitesi’nde:
Turhan Güneş örneğin, fakültenin yıldız hocasıydı, dersleri dolar taşardı. 12 Eylül’den birkaç gün önce gensoru ile Dışişleri Bakanlığı’ndan uzaklaştırılan Hayrettin Erkmen bir başka önemli isimdi derslerimize giren.
Uluslararası İlişkiler dersi sadece bir dünya diplomasi tarihi dersi değildi; ister istemez o zamanlar adı ‘Milletler Hukuku’ olan ‘şey’i de içerirdi.
Haluk Ülman sık sık bizi uyarma ihtiyacı duyardı bu “Milletler Hukuku” kavramı hakkında: “Adında hukuk olması sakın sizi yanıltmasın, bu hukuk gündelik hayattan bildiğiniz hukuk değildir.”
Neden değildir?
Birincisi dünyada bütün insanların ortak bir “anayasası” yoktur; dolayısıyla bu “anayasaya uygun” olacak bir alt hukuk sistemi de yoktur.
Milletler Hukuku, milletlerin birbirleriyle yaptıkları anlaşmalardan doğar. Bu anlaşmalar da bugün imzalandıkları gibi yarın sabah yürürlükten kaldırılabilir de. Hatta çoğu zaman milletler böyle resmi bir işlem bile yapmadan, fiili davranışlarıyla bazı anlaşmaları çöpe atarlar.
Yani kısacası her sabah uyandığınızda hangi uluslararası hukuk metinleri hala geçerli hangi metinler dün gece yürürlükten kalktı bir kontrol etmek gerekir.
*
Amerika Birleşik Devletleri her ne kadar din ve devlet işlerinin ayrı olacağını daha Anayasasının birinci ek maddesine yazmış bir devlet olsa da, bu ülkenin gerek iç, gerekse dış politikasında dinin rolü çok büyüktür. Daha doğrusu bu ülkenin siyasetçileri tarih boyunca attıkları bütün siyasi adımları din ile gerekçelendirmek istemiş, zaman zaman da ilginç dini yorumlar yapagelmiştir.
ABD’ye 1913-1921 arası başkanlık yapmış olan Woodrow Wilson örneğin Quaker mezhebine mensuptu ve dini inancı savaş karşıtı olmayı gerektiriyordu.
Başkan olmasının ertesi yılı Avrupa’da 1. Dünya Savaşı başladı ve o içeride bu savaşa iki taraftan biri lehine katılması için ağır baskı altına girdi. Wilson direndi, savaşa girmemek istedi. Ama sonunda bir büyük provokasyonun ardından İngiltere ve Fransa lehine savaşa katıldı.
Katılırken kendince dini ve ahlaki gerekçeler icat etti, kendi itikadına aykırı olduğu halde silah kullanma emri vermesini meşrulaştırmaya çalıştı. Bunun sonunda da ortaya “Wilson İlkeleri” adı verilen ilkeler çıktı. Hani meşhur uluslara kendi kaderlerini belirleme hakkı veren ilkeler.
Böylece Amerikan dış politikasında bir çığır açtı Wilson. Artık Amerika’yı yönetenler, ülkeleri adına yaptıkları hareketleri öyle kaba saba çıkarlar için değil bir takım yüksek ahlaki prensipler için yapıyor gibi olacaktı.
ABD’nin 2. Dünya Savaşı sırasındaki başkanı Roosevelt, savaşın sonlarına doğru İngiltere Başbakanı Winston Churchill’le bir buluşmasında ona, “Hayal kurmayın” dedi, “Kolonyalizm sona erdi, eski kolonilerinize sahip olmaya devam etmeyeceksiniz.”
Sanırsınız Lenin’in ruhu mezarından çıktı Roosevelt’in içine girdi, o ne anti-emperyalizm öyle…
Roosevelt’den 125 yıl önce bir başka Amerikan Başkanı, Monroe, 1823’te ünlü “Monroe Doktrini”ni ortaya atmıştı: ABD, Amerika kıtasında “Avrupa kolonyalizmi”ni sona erdirecekti. ABD Avrupa işlerine karışmayacak ama Avrupa’nın Güney veya Kuzey Amerika’da kolonilere sahip olup emperyalizm yapmasını da engelleyecekti.
Sanırsınız o zamanlar kısmen İngiliz, daha çok İspanya ve Portekiz kolonileri olan Orta ve Güney Amerika’ya bağımsızlık, demokrasi getirmeyi öneriyordu. Hayır, Monroe Doktrini, ABD’nin “Batı yarım küresi” dediği yarı kürenin, yani kabaca dünyanın yarısının ABD egemenliğinde olmasını öneriyordu.
Amerika aradan geçen 200 yılda “Artık Monroe doktrini diye bir doktrinimiz yoktur” cümlesini hiç kullanmadı. Her zaman eli Orta ve Güney Amerika’nın içinde oldu, zaman zaman darbeler yaptırdı, zaman zaman koca ülkeleri uyduruk tarım şirketleri eliyle yönetmeye kalktı…
Bugün aradan 200 yıl geçtikten sonra bir Amerikan Başkanı, daha birkaç hafta önce yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde yeniden Monroe Doktrinini hatırlattı, o doktrine kendi adıyla ek yaptığını ilan etti ve bir kez daha “Batı yarı küre bizimdir” dedi.
Biz dünyanın kalıcı düzeni budur sanıyorduk ama şimdi bakınca bu dönemin geçici bir sapma olduğunu daha iyi görüyoruz:
Amerika, 2. Dünya Savaşı sonrası dünyada kurallara ve ilkelere dayalı bir düzen kurmaya çalıştı.
Birleşmiş Milletler diye bir şey kuruldu mesela ve “Dünya Anayasası” yerine geçmek üzere bir “İnsan hakları evrensel bildirgesi” kabul edildi. Uluslararası hukuk hep bu insan haklarına uygun olacaktı bundan sonra.
Demokrasi ve kapitalizmin bundan sonra dünyanın ideal sistemleri olması için bir dizi uluslararası kurum hayata geçirildi. Demokrasi ve kapitalizm veya başka bir deyişle “Liberal dünya düzeni” bir ideolojik ve ahlaki tutum olarak bütün dünyaya tavsiye edildi, hatta dünya bu ahlaki tutumu benimsemeye mecbur edildi.
Bizler, insanlık tarihinin bu son 70-75 yılında yaşamış, eğitim almış, kişiliği oluşmuş bireyler olarak beyni demokrasiyle, ulusların eşitliği fikriyle, insan haklarıyla, adil yargılanma hakkıyla vb bir sürü yüksek ahlaki idealle yıkanmış çok özel nesilleriz. Bizden önceki nesiller için demokrasi, eşitlik, ulusal egemenlik, insan hakları, hukuk vs. bu derece fetiş kavramlar değildi. (Örneğin Mussolini ‘Ben demokrasiye son vereceğim’ diye seçim kampanyası yapmış, seçimi kazanınca da sahiden demokrasiye son vermiş, kimse de ona bir şey dememişti.)
Şimdi yeni bir Amerikan Başkanı geldi ve hepimizi insanlık tarihindeki bu geçici durumdan dışarı çıkarmaya, uluslararası ilişkilerde ilkelerin, yüksek ahlaki değerlerin, insan haklarının, kısacası kuralların geçerli olmadığını göstermeye karar verdi.
Artık herkesin avcı olduğu ve birbirini avlamak için fırsat kolladığı bir “Karanlık Orman”da olduğumuzu söylüyor Trump bize.
Bunu da öyle yalana dolana başvurmadan, doğrudan söylüyor. Nicolas Maduro’nun yatağından derdest edilip kaçırılmasını bize “Venezuela’yı bir diktatörden kurtarmak” olarak satmaya hiç çalışmadı dikkat ettiyseniz.
Dünyanın 70-75 yıllık düzeninin ne kadar dayanıksız, ne kadar kırılgan olduğunu görmemize üç gün yetti açıkçası. Bu düzeni savunması beklenen “yüksek ahlak sahibi” Avrupa’dan tek ses çıkıyor mu? Çıkan yegane ses, eski bahaneye sarılmak: “Ama Maduro da zaten diktatördü.” Tamam ama Amerika Venezuela’yı demokrasiye ve özgürlüğe kavuşturmak için yapmadı ki yaptığını? Kendileri bile bunu söylemezken Avrupalıların bu bahaneye sığınması şaka gibi bir şey. Doğrudan söylesenize, “Amerika çok güçlü, onu kızdırmak istemiyoruz, bağrımıza taş basarak ona eleştiri yöneltmiyoruz” diye…
Liberal dünya düzeninin tabutuna çakılan son çividir Venezuela’da yaşanan.
Artık her koyunun kendi bacağından asıldığı, hiçbir ittifak ilişkisinin kalıcı olmayacağının peşinen kabul edildiği “Karanlık Orman”dayız hepimiz.
Bunu bilelim, buna göre yaşayalım.
HAKAN FİDAN “BİZ AVRUPALILAR…” DEMİŞ; BÖYLE DİYECEĞİNİ HAYAL EDER MİYDİ?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Portekiz’e gitmiş, bu ülkenin Dışişleri Bakanlığı’nın düzenlediği büyükelçiler konferansında bir konuşma yapmış.
Konuşması çok zengin bir metin aslında. Bir yerinde cümleye “Biz Avrupalılar” diye başlamış, “Hepimiz aynı gemideyiz” diye de bitirmiş.
Hakan Fidan, kendini “Avrupalı” gören bir siyasi gelenekten gelmiyor, bir kere onu hatırlayalım.
Bu gelenekten kişisel olarak gelmiş olsa bile Dışişleri Bakanlığı’nı yaptığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti son 10 yıldır “Yerli ve milli” olmayı benimsemiş, kendini Avrupa medeniyetinden çok İslam medeniyetine daha yakın görmüş ama aslında kendi başına bir Türk-İslam medeniyeti olduğunu savunan bir siyasi akım tarafından yönetiliyor. 10 yıldır bize bu propaganda üfleniyor, bu propagandanın ciddi bir taraftar kitlesi var, o taraftarların gözünde de Hakan Fidan bu “bağımsızlıkçı”lığın önemli kahramanlarından biri.
Ama yine de Hakan Fidan, “Biz Avrupalılar” diyor; Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi çoktan üye yapmış olması gerektiğini söylüyor, koca Avrupa savunmasının Türkiye’siz olamayacağını anlatıp Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimini Portekizli diplomatlara şikayet ediyor.
Kendisini eleştiriyor değilim, benim bütün geçmişim Batı ve Avrupa kültürüne özenmekle, onlar gibi olmaya çalışmakla geçti.
Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım kendimi “Avrupalı” gibi de göremedim; hep “buralı” oldum, sadece Avrupa değerlerinin “burada” da geçerli olmasını istedim ve bu değerler üzerinden Avrupa ile yan yana gelmeyi umdum.
Herhalde “Biz Avrupalılar” derken Hakan Fidan da bunu kastediyordur diye ummak istiyorum.
