Çağımızda dinî kaynakları nasıl anlamalıyız?

Müslüman dünya olarak bugün bireysel, toplumsal ve uluslararası düzeyde çektiğimiz sıkıntıların temel sebeplerinden birinin, belki en başta geleninin dinî kaynaklarımızı -çağdaş olguları ve şartları dikkate almadan- eski çağların literal (zâhirci-lâfızcı) yöntemiyle anlama çabamızdan kaynaklandığını düşünüyorum ve yazılarımda bu düşüncemi sık sık ifade ediyorum. Bazı çağdaş Müslüman düşünce insanları, bu sıkıntıları aşabilmek için dinî öğretiyi anlamaya çalışırken çağdaş olguları ve şartları dikkate almak gerektiğini düşünüyorlar. Onların bu fikrini ve dinî metinleri bu yönde yorumlama gayretlerini peşinen savunmacılık olarak damgalayıp aşağılamanın çağdışı olduğunu savunuyorum.

Bu yazımın da öyle damgalanabileceğini düşünerek, önce ‘savunmacılık’tan ne anlaşılması gerektiğini kısaca belirteyim.

Aşağılayıcı anlamda savunmacılık (apoloji), bir kimsenin, eziklik duygusunun etkisiyle, varacağı hükmü önceden kafasına koyup, elindeki bilgi ve belgeleri kendi peşin amacına göre eğip bükmesi ve/veya onlardan bir kısmını kasıtlı olarak görmemesi ve işine gelenleri kullanmasıdır. Oysa dürüst bir bilim ve düşünce insanı, kaynakları ve tarihsel birikimi toplu olarak görür ve hepsini vaktiyle o birikimin oluşturduğu şartlar içinde anlamaya çalışır. Nihayetinde kaynaklara ve eski şartlara dair birikimi, içinde yaşadığı çağın gerçekleri, talep ve ihtiyaçlarıyla buluşturarak en doğru anlama ulaşır.

Müslüman bilim ve düşünce insanının asli görevi, mevcut olguların kötülüğünden insanları korumanın zihinsel temellerini kurmak, bu yönündeki çabalara katkıda bulunmaktır. Kısaca onların görevi, mesela, Kur’an’ın -özel bir bağlam içinde, fakat genel bir ifadeyle- “en hayırlı olan” diye nitelediği (Nisâ 4/128) “barış” (sulh) ilkesinden yana olmaktır. Bu, Kur’an’ın ruhuna uygun olan bir tutumdur.

Buna göre, çağımızda bazı Müslüman bilim ve düşünce insanları barış dilini kullandılar diye suçlanıp aşağılanması haksızlıktır. Aksine, modern çağın fikir ahlâkı, haksızlıklara ve savaşlara karşı barışın esas alındığı yeni bir dilin geliştirilmesini, toplumlarda görülen bu yöndeki gelişmelere katkıda bulunulmasını gerektiriyor. Nitekim son Körfez savaşındaki zalimane tutumları nedeniyle İsrail ve ABD karşıtlığının dünyada giderek yükseldiği gerçeği, barış dilini kullananların insanlık sağduyusuyla buluştuklarını gösteriyor.

Çünkü Allah’ın Kur’an’da övdüğü insan fıtratının (Rûm 30/30) temel talebi ölmek değil yaşamaktır, dolayısıyla savaş değil barıştır; dünyadaki İsrail ve ABD karşıtlığı olgusu bunu göstermiştir. İnsanoğlu için tıpkı özgürlük, adalet vb. gibi barış da temel bir ülküdür. Hâlen bu ülküye ulaşmanın neredeyse imkânsız oluşu, barışın düşmanları karşısında onlardan daha güçlü olmayı gerekli kılmaktadır.

hhh

Eskiden yüzyılları alan değişimlerin daha fazlası çağdaş dünyada on yıllara sığmaktadır. Diğer birçok alanda olduğu gibi din alanında da İslam ilâhiyatçıları bu hızlı değişim ve dönüşümü iyi izlemek, kavramak, İslâmî kaynak ve kavramları bu değişimi dikkate alarak okumak, anlamak zorundadırlar.

Klasik kaynaklarımızda dinin temel gayesi “mesâlihu’l-ibâd” (kulların iyilikleri) olarak gösterilir. Gazâlî’nin ifadesiyle “Kulların iyiliklerini gözetmek ibadetler cümlesindendir; hatta ibadetlerin en faziletlisidir (Mîzânu’l-ʿAmel¸ Kahire 1964, s. 383). Kaynakları bu yönde anlamak bir apoloji değil, o kaynakların içinde doğduğu günlerdeki gibi, realitenin gerektirdiği bir zarurettir.

Mesâlihu’l-ibâd hedefi açısından bakıldığında savaşçı Trump karşısında Papa 14. Leo’nun din adına sergilediği barışçı duruş takdirle karşılanmalıdır. Çağımızda kültürel İslâmî birikimi de bu hedef yönünde okuyup yorumlamak zorunlu bir ihtiyaçtır. İslam ilâhiyatçıları, bu yeni okuma ve yorumlamayı yapmaz da savaşın aslî, barışın ârizî olduğu çağların gerçeği olan eski cihad kavrayışını sürdürürlerse, günümüzdeki haksız şiddet eylemlerinin meşruluğunu kabul etmiş olurlar; aynı şekilde, Papa’nın barışçı çağdaş dinî zihniyetini değil, Trump’ın Ortaçağ savaşçı haçlı zihniyetini paylaşmış olurlar.

Sonuç olarak, yeni şartların dünyasında yaşadığımıza göre, eski kaynaklarımızı da bu konumumuzu dikkate alarak okumamız gerekir. Çağdaş Müslüman ilâhiyatçılar, dinî kaynaklara çağdaş küreselleşmenin doğurduğu bu yeni şarlar ve sorunlar üzerinden bakmak zorundadırlar. Keza, bir Kur’an kavramı olan ‘cihad’ı da eski ulemanın kullandığı dar anlamıyla “savaş” yerine, hem Kur’an’daki oldukça geniş mana çerçevesinde kalarak, hem de modern çağın belirttiğimiz değişim ve dönüşümünü dikkate alarak anlamlandırmaları gerekiyor.

Kanaatimce İslam’ın gelecekteki gücü ve etkisi, günümüz ilâhiyatçıların düşünce değişimine bağlıdır.

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.