Sazlıklar betona dönmeli yurdumda

Sosyal medyada Sazlıdere Barajı etrafında konut inşaatlarına başlandığını gösteren fotoğraflar yayınlandı.

Artık bu tür işler gizlenmiyor da aksine sıradan şehir pratikleriymiş gibi sunuluyor. Havadan çekilmiş o görüntüler, “büyüme” diye anlatılan hikâyenin neyi örttüğünü açıkça ele veriyor. Suyun kendi yatağını bulduğu, sazların rüzgârla yön değiştirdiği düzen ortadan kalkmış, yerine toprağı yaran yollar, ağır makinelerin izleri, çamurlar, çimentolar ve birbirinin kopyası yapı kütleleri yerleşmiş. Bu manzara doğanın katledildiğini, yerine betondan imzalar atıldığını övünerek anlatıyor. Anlıyoruz da.

Burada belirleyici olan sadece bu kötü değişim de değil, bu değişimi mümkün kılan bakış. Aynı formun, aynı planın, aynı zihnin ısrarla çoğaltılması, tabiatı, mekânı anlamayı bırakmış, daha çok onunla savaşan, hizaya getirmeye çalışan, cedelleşen, inatlaşan bir iradeyi açığa çıkarıyor. Ortaya çıkan sanıldığı gibi yeni bir yerleşim alanı olamaz. Farklı olanı silen, tabiatı karşısına alan, tek tipe dizilmiş betonların kendini dayattığı o rant düzeni. Bu yüzden gördüklerimiz sıradan şantiyeleşme değil, kararların, önceliklerin, siyasi inatlaşmanın zemine kazınmış hâli. Bedeli başkalarına bırakılmış bir yönelmenin izleri imza gibi asırlarca bu konut obasında görülecek.

Suyun yön verdiği binlerce yıllık coğrafyada artık tüm akışı insan ve rant belirliyor. İstanbul’un talihi değişmiyor. Beton iştahı tıpkı bir vakum gibi ne varsa içine çekiyor. Toprağın taşıma kapasitesi, suyun izleyeceği yollar, rüzgârın akışı ve burada süren hayatın, hayvanların bitkilerin dengesi bile isteye yok sayılıyor.

Ortada apaçık bir tercih var. Yıllardır dile getirilen uyarılar duymazdan gelindiği, ciddiye alınmadığı için bu noktadayız. Kurulan düzen bilgisizliğin sonucu olsaydı keşke, en azından “cehalet” der geçerdik. Fakat bu bilginin, bilimin susturulmasının ve üzerinde yürünen inadın sonucu. Bu yüzden yükselen yalnızca binalar değil. Görmezden gelmenin, ciddiye almamanın ve sorumsuzluğun ağırlığı da yükseliyor.

Kanal İstanbul süreci boyunca bilim insanları, şehir plancıları ve meslek odaları defalarca uyardı. Açılan davalarda hazırlanan bilirkişi raporları, bölgedeki müdahalelerin su kaynaklarını zayıflatacağını, ekolojik dengeyi bozacağını ve geri dönüşü zor sonuçlar doğuracağını açıkça ortaya koydu. Söylenen son derece açıktı. Bu alanın yoğun yapılaşmaya açılması, şehrin kendi sigortasını sökmesi anlamına geliyordu.

Tüm bu uyarılara rağmen süreç durmadı. “Rezerv yapı alanı” gibi saçma bir kararla birlikte başka kapı açıldı. Ardından yollar açıldı, altyapı getirildi, şantiyeler kuruldu. Bugün gördüğümüz o hazin, betonarme yığılı fotoğraflar bu adımların sonucu. Artık ortada tartışılacak ihtimal yok; kazılmış, bölünmüş, üzerine inşa edilmiş bir gerçeklik var.

Deprem gerçeği tabloyu daha da ciddi ve ağır hâle getiriyor. İstanbul’un zemin yapısı, özellikle suya yakın bölgelerde daha dikkatli yer seçilmesini zorunlu kılıyor. Bu bir yorum değil. Yıllardır ortaya konmuş verilerin sonucu. Buna rağmen yeşil alanlarda yoğun konut üretiminin makul açıklaması yok. Burada planlama konuşulmuyor, öncelikler konuşuluyor.

Dünyanın farklı şehirleri büyüme ile koruma arasındaki uyumu nasıl sağlayacağı konusunda kafa yoruyor. Gerilim birçok yerde toplumun ne istediği de hesaba katılarak hukukla, planlama ilkeleriyle sınırlandırılıyor. Londra çevresinde yıllardır korunan “Green Belt” hattı kentin kontrolsüz yayılmasını durduruyor. Paris son yıllarda asfaltı sökerek toprağı geri kazandırıyor. Berlin’de büyük arazilerin kaderi referandumla belirlenebiliyor. Malum örnekler elbette kusursuz değil fakat ortak bir sınır var. Su havzaları ve ekolojik eşikler kısa vadeli kazanç için masaya yatırılmıyor.

İmar faaliyetlerinin sınır tanımayan genişleme arzusunun nasıl normal kabul ettirildiğini görüyoruz; hiç kimseye sorulmadan. Korunması gereken alanların “rezerv” adı altında yeniden tanımlanması, tabiatı hukuki bir başlıkmış gibi ele alan, üzerinde tasarruf edilebileceğini varsayan büyük aklın sonucu. Halbuki şehir, üzerine bina dikilen boş bir yüzey olarak tanımlanmıyor gelişmiş ülkelerde. Suyun, toprağın ve rüzgârın kurduğu hassas denge üzerinde konuşlanma çabası olarak görülüyor. Şehrin bu şekilde bugün yaşasa da yarın öleceği herkesin bilgisinde. Biz akan suyun karşısına set örüyoruz.

Oysa İstanbul gibi bir şehir için mesele artık büyümek değil, durabilmek; kendini tutabilmek.

Artık eksilmeler ihtimal değil, gözümüzün önünde ilerleyen hazin süreçlerin toplamı. Sazlıdere çevresinde açılan her yol, dökülen her beton, şehrin geleceğinin kimlerin elinde biçimlendiğini gösteren büyük bir vesika. Yapılanların içinde teknik tartışmalar yok. Ne söylendiği, neyin uyarıldığı ve tüm bunlara rağmen neyin yapıldığı açık. Bedeli başkalarına bırakılarak alınmış kararların, inatlaşmanın toplamı. “Ben senden büyüğüm” demenin inorganik hali.

Yarın ve gelecekte İstanbul susuzlukla, kırılgan zeminlerle, geri döndürülemeyen tahribatla karşı karşıya kaldığında kimse “bilmiyorduk” diyemeyecek. Her şey biliniyordu. Her şey söylense de ısrar devam etti. O gün geldiğinde geriye yalnızca sonuçlar kalmayacak, bu sonuçları doğuran tercihler de kalacak. Sazlıdere’de yükselen yapılar büyüme hikâyesi anlatmayacak. Ne pahasına olursa olsun sürdürülen o talihsiz inadın kaydı olarak orada duracak.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.