Borçlar mı Osmanlıyı Osmanlı mı kreditörleri…
1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla yok olmanın eşiğine gelen Osmanlı Devleti, hangi tedbirleri alarak ayakta kalabileceği sorusuyla yaşamaya başlamıştı.
Avrupa bilindiği ve izlendiği için bugünden geriye doğru bakınca: “Sermaye ve mülkiyet haklarına hukuki ve kesin güvenceler verelim; sonra da özel sektörü, işletmeler kurması için teşvik edelim” önerisi en makul çözüm yöntem olabilirdi.
Rahat zamanlarda dikkate alınmamış bu ve benzeri reform öneriler, yumurtanın gelip kapıya dayandığı bir dönemde gündeme alınması çok zordu.
Doğrusu bu minvalde bir reform önerisi de gelmedi.
En yaygın çözüm önerisi: “17. yüzyılın sonundan itibaren ortaya çıkmış olan mahalli otoritelerin (Ayanlar ve Hanedanlar) tasfiye edilmesi ve bu bölgelerde toplanan vergi gelirlerinin merkeze aktarılması” görüşü olmuştur.
Bu, Anadolu ve Rumeli’de Ayanlarının, Musul, Bağdat ve Libya gibi bölgelerde hanedanlığa dönüşmüş mahalli idarelerin tasfiye edilmesi ve İstanbul’dan yönetilmesi anlamına geliyordu.
II. Mahmut Rumeli’de Tepedelenli Ali Paşa, Yozgat ve çevresinde Çapanoğulları, Ege’de Karaosmanoğulları başta olmak üzere bütün Ayanlıklara son verip mal varlıklarını müsadere etti.
Bu gelişme, Avrupa’da “Magna Carta”ile başlatılan kralların sermaye ve mülk sahipleri tarafından denetlenmesi ve dengelenmesi sürecinin tam tersidir.
Tam tersi sonuçlar oluşturacağını da beraber göreceğiz.
Devlet, Musul, Bağdat, Libya gibi yerlerde oluşan hanedanlıkları da tasfiye etti ve bu bölgeleri de merkezden atadığı bürokratlarla yönetmeye çalıştı.
Bu bilinen, geçmişte denenmiş ve başarılı olmuş en risksiz çözüm yöntemiydi.
Geçmişte başarı getirmiş uygulamalar niçin bugün de başarılı olmasın?
Devletler de şirketler gibidir; devleti (şirketi) kuran ve büyüten ilke ve yöntemlerden, vazgeçmek (patika bağımlılığı) çok riskli kabul edilir.
Halbuki tecrübeyle sabittir ki; devletlerde ve şirketlerde büyüme ve gelişmeyi sağlayan temel ilkeler; zaman içinde, kurumsal dinamikler değiştiği için dönüştürülmezse, bu ilkeler “gerileme hatta yok olma süreçlerine evrilir.”
Ara Özet: Avrupa’daki sermaye sahipleri, kendi devletlerini, kendileri için çalışan bir aygıta dönüştürürken; Osmanlı’da devlet, sermaye sahiplerinin servetini yutmaya ve mülkiyet haklarını kısıtlamaya devam etmiştir.
Sermaye ve mülkiyet aleyhine alınan kararlar, Devleti, “destekleme, denetleme ve dengeleme” yetenekleri olan özel, özerk ve güçlü finansal zümrelerin varlığından mahrum etmiştir.
VERGİ YOKSA ÇÖZÜM NE
Çözüm olarak ortaya atılan görüş ve uygulamalar da vergi gelirlerini artıramayınca; Küçük Kaynarca Antlaşmasından sonra “devleti kurtarmak adına atılan her adım” ya başarısız oluyordu ya da yarım kalıyordu.
1839 yılında yayınlanan Tanzimat Fermanıyla, “Muhassıllık Kurumu” oluşturuldu ve Ayanlık Kurumu tarihe karıştı.
Fakat beklenen gelirler gelmedi.
Devlet, tarımsal arazilerininin gelirlerini “malikane sistemi”* ve bazı gümrük vergisi gelirlerini de “esham satışı”** yöntemleriyle satıp parasını peşin aldığı için finansal açıdan adeta tükenmişti.
Tek çare iç veya dış borç bulmaktı.
Ancak yurt içinde devlete borç verecek kadar hacimli bir sermaye birikimi yoktu ve olamazdı.
Müsadere tehdidi sermaye birikimini imkansızlaştırmıştı.
Borç verebilecek durumdaki Levanten ve Yahudi Galata Bankerleri de Devlete güvenmedikleri için çekimser davranıyorlardı.
Arayışlar bir sonuç vermiyordu; finansal tıkanıklıklar had safhaya ulaşmıştı.
1840 yılındaki Devletin bir fotoğrafını çekelim: 1840 yılında Devletin vergi gelirleri ve giderleri yaklaşık olarak beş (5) milyon Osmanlı Lirasıydı (OL).
[ BİLGİ: OSMANLI LİRASI (OL): 1844 yılında yapılan “Tashihi Ayar” (Para Reformu) kanunuyla bir Osmanlı Lirası’nın (OL) 22 ayar altından ve 7,216 gram olması kararlaştırılmıştı.
Böylece bir Osmanlı Lirasındaki (OL) saf altın miktarı da 6,614 gram olmaktaydı.
Aynı zamanda Osmanlı Lirası (OL) 100 kuruşa endekslenmişti.
100 kuruşluk gümüş para içindeki saf gümüş miktarı da yaklaşık 100 gramdı.]
Önemli Not: Bundan sonra her bir milyon OL, yukarıdaki veriler kullanılarak “bir milyar dolar” olarak belirtilecektir.
KIRIM SAVAŞI
Allah'ın Lütfu Yıllar: 1854-1855-1856
Son yazılarımın hepsi Osmanlı ve Doğu dünyasının Batı’ya karşı göreli olarak geri kalmışlığını “işletme sermayesi ve özel mülkiyetin” hukuki güvencelere sahip olamama dinamiklerine bağlamıştım.
Acaba Kırım Savaşının öncesi ve sonrasında “sermaye birikimi ve özel mülkiyete hukuki güvence” ne durumdaydı?
1854 yılında Kırım Savaşı başladığında, devletin iç borçları (faizli ve faizsiz kaime dahil) 2 Milyon OL (2 Milyar Dolar) ve devletin bütçesi de 9 milyon OL’ydı. (9 Milyar Dolar)
Savaş ilanına rağmen, Osmanlı Devletinin savaşta harcayabileceği doğru dürüst bir parası yoktu.
“Esham-ı Mümtaze” adında bir tahvil satışına çıkılmış ve sadece 300.000 OL (300 Milyon Dolar) karşılığı bir satış yapılabilmişti.
Böylece Devletin piyasaya sürdüğü 1,7 milyar dolarlık, “faizli ve faizsiz kaime” ve sattığı 300 milyon dolarlık tahville toplam borçlanma tutarı 2 milyar dolara yükselmişti.
Savaşta harcamalarını karşılamak için satılan 300 milyon dolarlık “Esham-ı Mümtaze” tahvilinin vadesi 3 yıl ve faiz oranı da %10’du.
[Önemli Not:
Rakamların önce altına sonra da dolara çevrilmesi yönteminin “aşırı genelleme ve yuvarlamalar oluşturacağı” açıktır.
Müsamahalı bakılması gerekiyor çünkü amacımız muhasebe kayıtlarını ezberlemek değil, bakış açısı kazanmak.]
Rus saldırganlığına karşı dönemin iki askeri süper gücü olan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devletinin yanında Ruslarla karşı savaşa girme kararı almıştı.
Yeni müttefikler, Osmanlı Ordusundaki silah ve teçhizatı yetersiz bulup Osmanlı Devletine reddedemeyeceği bir teklifte bulundular: “İngiltere ve Fransa’nın finans piyasalarından borçlanabilirsiniz.”
“Körün istediği bir göz Allah verdi iki göz”
Bu davet sayesinde Osmanlı Devleti 3 Milyar dolar borçlanmaya çıktı.
Devlet, Bu borçlanmanın teminatı olarak Mısır’ın vergi gelirlerini teminat gösterdi.
Vade 33 yıl ve yıllık faiz oranı %6’ydı.
100 dolarlık tahviller, 80 dolara satılabilmişti.
Bu işlemin yorumu: Devletin eline 3 milyar dolar değil 2,4 milyar dolar geçmişti; reel faiz oranı da yıllık %7,5’e yükselmişti.
Olumsuz gibi görünen oran ve tutarlara rağmen; 33 yıl vade ve %7,5 faiz oranı, iç borçlanma şartlarıyla (3 yıl vade ve %10 faiz) karşılaştırılamayacak kadar uygundu.
Osmanlı Devletine, rüyasında bile göremeyeceği bir “imkan kapısı” açılmıştı.
Devlet bu defa Beyrut ve İzmir limanlarının vergi gelirlerini de teminat gösterdi; İngiltere ve Fransa da Osmanlı Devletinin borçlarına kefil oldu ve 5 milyar dolarlık tahvil ihracına çıkıldı.
Bu tahvil ihracının vadesi 42 yıl ve faizi yıllık %4’tü; teminatlı bu 5 milyar dolarlık tahviller çok kolay satıldı.
Hem de 100 dolarlık tahviller 102,5 dolara satıldı.
Böylece devletin eline 5 milyar dolar 125 milyon dolar geçti.
Sonuçta devlet, Kırım Savaşı için yurt dışından 7 milyar 525 milyon dolar borçlanabilmişti.
Bu sayede ordu mensuplarının ödenmemiş maaşları ödendi, giyecek, yiyecek, silah ve mühimmat tedarik edildi, vs.
Siyasi ve iktisadi başarı açısından rüya gibi 1854-55-56 yıllarının özeti:
1) Devlet iç ve dış borç bulabilmişti.
2) Fransa ve İngiltere müttefik olmuştu.
3) Güçlü Düşman Rusya yenilmişti (Finansal olarak çöken saldırgan Rusya’nın tekrar toparlanması 20 yıl sürdü)
4) Islahat Fermanı yayınlanmıştı.
Sanki her şey Osmanl Devletinin lehine gelişiyordu.
En çok sorulan soru: Osmanlı Devletinin “makus talihi” gerçekten değişiyor muydu?
Bütçe rakamları ve finansa erişim kısıtları başka hikayeler de anlatıyor.
Savaş Bütçeleri: İngiltere 165 milyar dolar, Fransa 145 milyar dolar ve Rusya da 144 milyar dolar para harcamış. (1852 -1856 dönemi harcamaları toplamı) (Wikipedia)
Fransa’nın yardımına gelen Sardunya Krallığı bile 9 milyar dolar harcamış.
Osmanlı Devletinin finansal açıdan ne kadar yetersiz olduğunu bu mukayeseden daha iyi anlatabilecek başka bir veriye gerek var mı bilmiyorum.
Osmanlı Devletinin, Kırım Savaşı sonundaki toplam borçları: 3 milyar doları iç borç ve 8 milyar doları da dış borç olmak üzere toplam 11 milyar dolar.
Savaş bitmişti fakat devletin finansal ihtiyaçları bitmiyordu.
Savaş sonrası dönemde de gelirler, giderlere yetmiyordu.
Devlet, mecburen, hem iç borçlanmayı hem de dış borçlanmayı artırmaya başladı.
ISLAHAT FERMANI’NDAN MEŞRUTİYET’E 1856 -1876
Finansal borçlanmanın zirve yaptığı ve sonunda, devletin finansal olarak iflas ettiği bir dönem.
1875 yılına gelindiğinde devletin iç ve dış borçlanması o kadar çok arttı ki; devlet, bu borçların faizini bile ödeyemez hale geldi.
Sonunda Devlet, 1875 yılında Devlet, yayınladığı Ramazan Kararnamesiyle borç anapara ve faiz ödemelerini beş yıllığına durdurmaya karar verdi.
Kararnamenin yayımlandığı tarihte, devletin iç borçları 125 Milyar dolara ve dış borçları da 95 milyar dolara yükselmişti.
Aynı yıl Devletin Gelirleri de 15 milyar dolar civarındaydı.
İflas kaçınılmazdı.
Devletin borçları, devletin gelirlerinin 14,7 katına çıkmıştı.
Bu 14,7 kat oranı bize ne söylüyor?
Devletin 2026 yılında gelirleri 600 milyar dolar; borçlar gelirlerin 14,7 katı olsa, toplam borç 8 trilyon 820 milyar dolar olur.
Şükür ki 2025 yıl sonu itibarıyla devletin borçları sadece 310 milyar dolar civarındadır.
DÜYUN-I UMUMİYE
Batmış alacaklarını kurtarmak isteyen alacaklılar, Osmanlı Devletini Düyun-ı Umumiye idaresi kurulması konusunda ikna etmek için 240 milyar dolara yükselmiş alacaklarından tam 100 milyar dolar sildiler.
Faiz oranı da %4 olarak belirlendi.
Geriye kalan borçların kabataslak yaklaşık 100 milyar doları yurtdışı ve 40 milyar doları da yurtiçi yerleşiklere aitti.
Yurtdışı borçlar alacaklıların isteği üzerine Fransız Frangına çevrildi.
[Bilgi: 25 Fransız Frangı bir Sterlin ve bir Sterlin de 1,1 Osmanlı Lirası ediyordu.]
Yurtiçi yerleşiklerin Osmanlı Lirası cinsinden alacakları savaş yıllarındaki hiper enflasyon sayesinde adeta buharlaştı. Bu konuya girmeyeceğim.
Düyun-ı Umumiye idaresi kendisine tahsis edilen vergilerden, yıllık ortalama 5,5 milyar dolar vergi topladı.
Bu vergi tahsilatları ile yurtdışı borçların faizleri ve Düyun-ı Umumiye’nin genel giderleri karşılandı.
Süreç 1914 yılına kadar sürdü.
1914 yılında Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girdi ve ikinci kez borç anapara ve faiz ödemelerini durdurdu.
Düyun-ı Umumiye idaresi de mecburen her tür dış ödemeyi durdurdu.
İstiklal savaşından sonra toplanan Lozan Barış Antlaşmasında, Türkiye’nin bütün dış borçlarının 160 milyar dolar ve Türkiye’ye kalan kısmının da (%62,5) yaklaşık olarak 100 milyar dolar olduğu kabul edilmişti.
(Hatırlatma: Bu yazıda rakamlar aşırı ölçüde yuvarlanmış olabilir)
Bu borçların taksitleri de 80 yıla yayılmıştı.
Bu dış borç ödenecek gibi görünmüyordu.
Fakat ekonomik gelişmeler beklenmedik sonuçlara yol açtı.
1928 yılında Fransız Frangı %80 oranında devalüe edildi.
Böylece Türkiye’nin borçları da kağıt üzerinde 100’den 20’ye düştü.
Fakat Fransızlar “bizim alacağımız ‘Altın Fransız Frangı’dır” deyip 100 milyar dolar karşılığı Frang istiyordu fakat Türkiye’de, “sözleşmede Frang yazıyor; Frangın değerindeki oynamalar beni ilgilendirmez” mealinde itirazlar oluşturdu.
Devalüasyon tartışmaları sürerken bu defa 1929 ekonomik krizi patladı.
1929 krizi döneminde bu alacakları temsil eden tahviller Fransız borsasında 5-6 milyar doları ima eden fiyatlardan işlem gördü.
Taraflar 1933 yılında masaya oturdu ve yeni bir anlaşma imzaladı.
Sonuç: Fransızlar yaklaşık 100 milyar dolarlık alacaklarının 8 milyar dolar olmasına razı oldular.
Türkiye’de vadeyi 80 yıldan 50 yıla düşürmeye ve faizleri de %4’ten %7,5’e yükseltmeyi kabul etmişti.
Türkiye 1954 yılına kadar bu 8 milyar dolarlık borcu faizleriyle beraber yaklaşık olarak 18 milyar dolar olarak ödedi ve kapattı.
Genç ve yoksul Türkiye, yıllık ortalama 800 bin dolar tutan taksitleri öderken çok zorlandı.
Bazı yıllarda bu parayı bile ödeyemedi ve para yerine Fransızlar Türkiye’den mal ithal etti.
23 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti her yıl bütçesinin yaklaşık olarak %20’sini Düyun-ı Umumiye borçları için tahsis etmişti.***
[Bilgi: Türkiye’de Genel Devlet bütçeleri toplamı bu yıl 600 milyar dolar tahmin ediliyor.]
SONUÇ YERİNE BİRAZ TEFEKKÜR
İktisadi ve finansal tarihimizin kök sebepleri doğru teşhis edilirse tarih, “ders alınacak ibretlik derslere” dönüşür.
Osmanlı Devletinin borçları 1881’de 240 milyar dolardı; 1881 yılında 140 milyar dolara düşürüldü ve Düyun-ı Umumiye’ye aktarıldı.
Düyun-ı Umumiye’den kalan borçlar 1933 yılında 100 milyar dolardı, 8 milyar dolara düşürüldü.
Biliyoruz ki bu borç indirimleri iyilik olsun diye yapılmamıştı.
Sorunlu krediler için yüksek indirim her zaman vardı; bugün de bankalar, tahsil etmekte zorlandıkları alacaklarını yüksek iskontolarla satıyorlar.
Borç silmenin açıklanmayan bir ilkesi var: “Ne tahsil edilse kardır.”
Yazının başlığına da bir cevap verelim:
Osmanlı’nın iflasına yol açan olgu, aldığı krediler ve verdiği yüksek faizler değildi; yüksek borçlanmayı kaçınılmaz kılan çarpık iktisadi ve kurumsal yapıydı.
İktisadi ve finansal olgulardan haberi olmayan tarih anlatıları (tahkiyeleri) masal sayılır.
*Erol Özvar, Osmanlı Maliyesinde Malikane Sistemi
** Esma Gül Yetiş Doğan, Osmanlı İç Borçlanma Sisteminde Modernleşme 1839 -1881
***Biltekin Özdemir, Osmanlı Devleti Dış Borçları
