Pompidou İzmir’de…
Georges Pompidou ülkesi Fransa’da başbakanlık (1962-1968) ve cumhurbaşkanlığı (1969-1974) yapmış bir siyasetçi. Adı şimdi fikir babası olduğu müze-kültür merkezi olan şahsına münhasır bir binada yaşıyor. Renzo Piano ve Richard Rogers tarafından tasarlanan bina normalde içeride ve görünmez olan her şeyini dışında barındırıyor, ziyaretine gidenleri de yıllardır görüntüsüyle büyülüyor.
Koleksiyonunda da Matisse, Kandinsky, Picasso, Klein, Miró, Magritte, Warhol’unkiler başta olmak üzere birbirinden kıymetli en az 140 bin eser barındırıyor. Marcel Duchamp’ın 1917 tarihli ünlü pisuvarının (Çeşme) aslı kaybolduğu için sonradan kendi izniyle çoğaltılan bir kopyası da Centre Pompidou’nun koleksiyonları arasında yer alıyor, Dadaizm, Fovizm, Dışavurumculuk ve Pop Art gibi akımların eserlerine ev sahipliği yapıyor.
Ancak benim ilk kez 1980’lerin başlarında gördüğüm, Paris’e çoğu gidişimde de ziyaret ettiğim merkez tamirat nedeniyle bir süreliğine kapalı. Paris’e yolunuz düşerse göremeyebilirsiniz. Ama yolunuz İzmir’e düşerse ya da İzmir’de yaşıyorsanız gelecek beş yıl boyunca açılacak 10 özel sergide Pompidou Merkezi’nin eserlerini Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde ziyaret edebilirsiniz.
Cuma akşamı Lucien Arkas’ın davetiyle katıldığımız “Lumina: Renk ve Işık Sanatı” adı verilen ilk serginin açılışında eserlerden, doğrusunu isterseniz en çok da böylesi bir iş birliğinin yapılmasından, yapılabilmiş olmasından etkilendim. Küratörlüğü Anna Hiddleston ve Noémi Fillon’un üstlendiği sergide toplam 83 eser yer alıyor, sanatçıların renk ve ışıkla oynaması anlatıyor.
Serginin tanıtım broşüründe seçkinin rengin görünür dünyayı temsil etme işlevinden giderek özgürleşerek bağımsız algısal bir deneyime dönüşmesini izlediği yazılmış. Ben de eserlerden bazılarına baktığımda amatör aklımla doğayı taklit etmektense renklerle oynadıklarını, küpler ve kareler yapmaktan zevk aldıklarını düşündüm. Gemini’ye neden diye sorduğumda zamansallığa ve Fovizmin etkisine bağladı.
İşin içinde siyaset var mı dediğimdeyse Soğuk Savaş sırasında sanatın silaha dönüşmesinden, Auschwitz, Hiroşima ve Nagazaki felaketlerinden, sanatçıların insan ve doğayı yansıtmaktan kaçınmasından, mimarideki gelişmeye paralellik ve uyum göstermesinden, hatta biraz da Sosyalist Gerçekçilik karşısına çıkartılan bireyselliği, dolayısıyla da “özgürlüğü” vurgulayan oluşumlardan söz etti.
Ama bence siz benim amatör yorumuma bakmayın, Gemini’ye de çok inanmayın. Yolunuzu Bayraklı’ya düşürüp Lucien Arkas Sanat Merkezini ziyaret edin. Zaten sergide sadece 1950’ler ve 1960’lar yok, ondan öncesi ve sonrası da var. Bunlardan biri de Goncharova’nın 1913 tarihli La Lampe électrique adlı yapıtı. Ayrıca seçkide Kandinsky’nin sevilen çalışmalarından biri de mevcut.
Beş yıl boyunca sürecek bu etkinlikler serisi sanatta sanatçılar, sanattan zevk alanlar, öğrenciler ve benim gibi bir eserin karşısına oturup neden diye sormayı, ondan anlam çıkartmayı, sanatçısına belki de hiç idrakinde olmadığı bir zamansallık ve sorumluluk yüklemeyi sevenler için önemli fırsatlar yaratacak. İzmir’i de giderek daha fazla İstanbul’la sanatta yarışır hale getirecek.
Ben mesleki deformasyonumla bu seriyi ve sergiyi sadece İzmir ve sanatla ilgili insanlar için değil Fransa-Türkiye ilişkileri açısından da önemli gördüm. Biraz da Ukrayna Savaşı nedeniyle Türkiye’ye atfetmeye başladıkları değerin yansımasını hissettim. Lucien Arkas’ların sayısının artmasını, Türkiye’nin sadece lojistik, ticaret, diplomasi ve askeri endüstride değil sanatta da ön plana çıkmasını diledim. İyi, huzurlu ve sanatlı bir Pazar günü dileğiyle…
