Biraz anlam

Hayatın her gün tekrar eden tik takaları arasında bir robota dönüşmemek için aşırı çaba sarfediyorum, biliyor musun?” dedi adamım.

Bilmiyordum.

“Bazan kimsenin uğramadığı sessiz bir bahçeye gidip saatlerce oturuyorum, bazan bir arkadaşıma mektup yazıyorum, bazan da bir arkadaşımdan mektup bekliyorum, bunu anlıyor musun?”

Anlıyordum bunu galiba.

“Gazete manşetlerinin felaket kötümserlik yayan atmosferinden uzakta kalabilmek için gazetelere bakmıyorum” dedi ve ekledi: “Havuç!”

Küçük omuz çantasından tertemiz soyulup bir peçeteye sarılmış iki havuç çıkartmıştı. Ve o havuçlardan birini tavşan gibi ısırıp kıtırdatmıştı adamım.

Elimdeki havuca bakarken “merak etme, ben uluslararası bir güç değilim, sadece havuç var, sopa yok” dedi.

Ben elimdeki havuçtan bir ısırık alırken devam etti adamım:

“Televizyon da izlemiyorum. Hem sen televizyon izlediğini zannederken televizyonun seni izlemediğini nereden biliyorsun?”

Hiç bir yerden bilmiyordum tabii.

Ben de sessiz bir bahçe bulabilir miydim acaba?

Ya da bir zamanlar Musul’da yaşayan bir arkadaşıma mektup yazsam, o mektubun içine koyacak bir kaç anlamlı cümle bulabilir miydim?

Diyelim ki mektubu yazdım ve postaya attım. Acaba o mektup bugünkü çatapatlar arasından sıyrılıp arkadaşıma ulaşabilir miydi? Ve o mektubu alan arkadaş için yazılanların bir anlamı olabilir miydi?

Anlam, biraz anlam. O bilinen dizeden mülhem; birazcık anlam kimseyi incitmez. Bulan öpüp başına koysun.

Adamım bulduğu anlamı ne yapıyordu acaba? Bunu sormak için başımı yana çevirdiğimde onun çoktan gittiğini gördüm. Yerinde yeller esiyordu.

Hayatın tik takaları ise durmaksızın sürüyordu.

16-10/25/25krr13gozluk.jpg

Yazık olmadı Mustafa Efendi’ye

Başı yana düştü. Yüzünün rengi sarardı. Salonun orta yerinde öylece bir vücut. Önce ağzındaki takma dişleri çıkardılar, sonra boylu boyunca yere yatırdılar.

Evimize komşu kadın gibi bir anda geliveren ölümle beraber, salonun orta yerinde çocukluğumun bütün yeşil bahçeleri sessizce sararmıştı.

Kulağıma ilk ezanı okuyuşunu hatırlayamazdım ama doğduğum evde, tavandaki kancaya asılı salıncakla beni salladığını, sallarken “süpürgesi yoncadan eminem / gayet beni inceden oy” diye türküler söylediğini hiç unutmadım.

Bulgar zulmünden çocuk yaşta kaçmıştı. Karın tokluğuna çalıştığı ilk gençlik yıllarını dinlerken içimde merhamet duyardım. Tüm günü çalışarak bir dilim karpuzla geçirdiği, toprak üstünde incecik bir battaniyeye sarınarak gecelediği zamanları.

Bulgaristan’da kiliseye götürüldüğü, papaz kendilerini tütsülerken muziplik yaptığı çocukluğunu, Türkiye’de ilkokula gittiği günleri ondan dinledim. Ne defteri ne de kitabı olmuştu. Ders kitabını arkadaşlarından alıp ezberleyen bir öğrenciydi. İmkânsızı yendi. O çocukluk şiirleri 80 yaşında bile ezberindeydi. En birinciydi.

Türkü ölümden / Odur kurtaran / Odur yeniden / Türklüğü kuran

Trik trak trik trak / Olur mu hiç çalışmamak

Çavuşunun en gözde askeriydi. Kız kardeşini ona vermek için Kars Sarıkamış’tan Çerkezköy’e misafir ettiği bir asker. Askerde bronşit olduğunu anlatırken: “anamili bana ballı ıhlamburlar kaynatırdı, ey gidi rahmetlik...” Annesini kaybetmiş bir gencin acısını duyardım.

Sonra bir iş tuttu. Fabrikada çalışmaya başladı. Fabrikanın düdüğüyle oradaki en çalışkan işçi olmak için var gücünü sarf etti. Yorulmazdı, uyumazdı, şikâyet etmezdi. Çalışmak bilirdi.

Emine’ye âşık oldu, kaçırdı. Süpürgesi yoncadan, beli de gayet inceden Emine’ye. Allah iki erkek evlat verdi.

Hem fabrikaya gider hem dağlarda süpürge bağlardı. Belediyelere mektup yazar, sokakları süpürmek için kullanılan çalı süpürgelerinin ihalesine girerdi. İhaleleri kazanınca fabrikanın 12-8 nöbetinden çıkar, o sabah Çorum’a hareket ederdi. Bir kamyon çalı süpürgesi.. Bütün Anadolu’yu, Trakya’yı ezbere bilirdi. Sokaklarında sesi, bir esnaf lokantasının çorba kaşığında izi kaldı.

Emekli oldu. Bir ara kömür alıp satma işine merak saldı. Sonrasında cami altında çay ocağı girdi hayatına. Fasulye, nohut, patates satayım, dedi. Yeşillik içinde bir çiftlik, bir iki hayvandan başkasıyla olmaz, dedi. Şehrin ortasına ahır yaptı, iki de inek aldı. 80 yaşına geldiğinde de sabahın beşinde ineklerine yem hazırladı.

Takvim yapraklarını okurdu, mest giyerdi. Yolda öğretmen görürse ceketini ilikler, esas duruşa geçerdi. Beş vakit camiye gider, Ramazan’da Kur’ân’ı hatmederdi. Bayramda torunlarına en büyük banknotu verirdi. Allah onu altı torunla mesud etti. Torunlarına doğru eğilir, şu boynuma bir sarıl da bakalım ağrısı geçsin, derdi. İçlerinden biri hasta olsa sabaha kadar başında beklerdi.

Yantra’nın soğuk suyuna özlem duyardı. Yemyeşil bir çiftlik, iki inek… Ah ben bi iyi olsam da kalkabilsem, gidebilsem derdi. İyi olcaz, du bakalım, derdi. Yağmasın da gürlesindi. Azmi, ümidi hep vardı. Kafasına koyduğunu da yapardı. Ölmeyecekti, ölümle hiç işi yoktu. Akşamları Rumeli türküleri eşliğinde el çırpar, eğlenirdi. Bence ölümü yenmişti.

Elbette mesele değildi to be, or not to be kendisi için. Yaz gününde öğle vakti uyudu, uyanmayıverdi.

Bir feryat koparmadım.

Ömrü girişi, gelişmesi ve sonucu tamamlanmış bir kitap gibiydi. Gereğini yaptı. Alternatifi olmayan, doldurulacak boşluğu kalmayan hikâyesi, hep çalışmak üzerine yazıldı. İnsan için emeğinden başkası yoktu.

Geriye altmışlı yaşlarda iki yetim kaldı ve emeğinden başka salonun orta yerinde örtüler altında bir vücut…

Nagihan DİREK

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.