Bir İslâm ülkesinde ‘insan’ olmak

Birleşmiş Milletler’in planladığı Dünya İnsanî Zirvesi İstanbul’da yapıldı. Ne yazık ki birçok benzeri gibi bu zirvenin gündemini de büyük ölçüde İslâm ülkelerinde yaşanan insanî dramlar oluşturuyor.

Bu tür toplantılar, geçici bazı sonuçlar verse de sorunları temelden çözemiyor. Bunun birçok nedeni var; en önemlisi ise bizde bu sorunların derin bir zihniyet temeline dayanmasıdır. Çözümü de oradan başlatmak gerekiyor.

Bugün İslâm dünyasının ağır sorunları var. Ama hepsinin temelinde bu dünyanın, kendi insanına karşı sergilediği ilgisizlik, hatta saygısızlık bulunuyor. Hatırlayalım ki, 1. Körfez Savaşı sırasında Batılılar Irak’taki vatandaşlarını ülkelerine götürmek için hava köprüleri kurup, çocuklarının oyuncaklarına kadar özenle taşırken -mesela- Pakistanlı insanlar, aileler Irak’ı sürünerek terkediyordu. Bu arada, anayasındaki ifadesiyle “Pakistan İslâm (!) Cumhuriyeti”nin hükümeti, bu manzaranın ülkesi için utanç verici olduğunun bile farkında değildi. Çünkü onun zihin dünyası öyle oluşmamıştı.

Zayıfların, kimsesizlerin onuru ve hakları için hayatını ortaya koyan İslâm Peygamberi nerede, bugünkü Müslüman yöneticiler nerede!

***

Aslında insanın saygınlığı aklın ve düşüncenin özgürlüğü ile başlar. Hangi amaçla ve kimin tarafından olursa olsun, aklın ve düşüncenin bastırılması insanlıkla bağdaşır bir şey olamaz. Hele bunu din adına yapmak –Gazâlî’nin deyimiyle- “dine karşı cinayet”tir. Aksini savunmak bir yana, bu konuda susmak bile insanlığa hakarettir. Hz. Peygamber’in “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisi bu yönden de anlamlıdır. Haksızlık, insanın ekmeğiyle de ilgili olabilir, özgürlüğüyle de... Aslında ikincisi birincisinden daha önemli. Çünkü özgür olmayanlar diğer haklarını da savunamazlar.

İnsana değer verilmesinden rahatsız olan bir zihniyet ortamında onurlu bir toplumsal gelişmenin sağlanması mümkün mü! Acı ama gerçektir ki, bugün İslâm dünyasında İslâm adına konuşanların çoğu, geçmişten gelen bir alışkanlıkla, insan ve onun ayırıcı yetenekleri olan aklın ve özgürlüğün neden o kadar da önemli olmadığı’nı kanıtlamayı neredeyse dinî bir görev saymakta, aksine davrananları bazı ucuz suçlamalarla bastırmaktadır. Sırf bu yüzden İslâm ülkelerinde son bir asırda nice üretici beyinler heba edildi.

***

Oysa bizim kültürümüzde -sıfatı, kimliği, konumu ne olursa olsun- her insan, Şeyh Galip’in dizelerindeki Hz. Ali’nin ifadesiyle, “zübde-i âlem” (evrenin özeti) ve “dîde-i ekvân” (bütün varlıkların göz bebeği) olarak görülür. Bu sebeple insanın değeri ve ona bağlı olarak özgürlük, eşitlik, âdil yönetim, hukukun üstünlüğü, bireyin korunması, gelecek güvencesi, gelir dağılımı, eğitim, çevre, kadın ve çocuk hakları gibi insanî sorunlara dürüstçe eğilmemiz, aslında dinimizin de gereğidir. Nitekim bunların hepsi, 14 asır önce bile İslâm Peygamberinin dert edindiği meselelerdir. Ama modern zamanlarda Müslüman ilim ve siyaset adamları bu meseleleri inanarak, ayırımsız ve yeterli düzeyde ele almadılar. Bunları Batı’nın meselesi gibi gördüler ve Batılıların gündemine terkettiler. Bu tutum böyle gittiği sürece bugün İslâm toplumlarının, dünya toplumları arasındaki mevcut konumunu düzeltmesi mümkün değildir.

Bilgi, düşünce ve sorumluluk seviyesi gelişmiş samimi Müslümanların bu meselelerle ilgilenmeleri, İslâm’ı kendi insanı için problem kaynağı değil, çözüm kaynağı olarak anlayıp anlatmaları gerekir. Aksi halde meydan,

Din adına konuşan şöhret ve menfaat avcılarına,

Zihinleri bin yıl öncesine ait bilgilerde donup kalmış sözde ulemaya,

Şehirlerin göbeğinde saf inançlı insanları soyan sahte kurtarıcılara kalmakta; insanların dini anlama ve yaşama tarzını, hatta siyasi yönetim ve uygulamaların yönünü bile bu sayılan kesimlerin işaretleri belirlemektedir.

YORUMLAR (4)
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
4 Yorum