Türk kültüründe Gazzâlî
Gazâlî (ö. 505/1111) -muhtemelen Fars asıllı olsa da- fiilen Selçukluların yönettiği bir ülkede Türk-Oğuz devleti vatandaşı olarak doğdu; Alparslan, I. Melikşah, Berkyaruk, II. Melikşah ve Muhammed Tapar’ın saltanat dönemlerine yaşadı. Nizâmiye medreselerinin önce öğrencisi, sonra hocası oldu.
Bu medreseler, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün teklifi, Selçuklu sultanı Alpaslan’ın izniyle kurulmuş; kuruluşunda Şiî-Bâtınî düşüncesiyle mücadele edilmesi ve Eş‘arî-Şâfiî düşüncesine güç kazandırılması amaçlanmıştı. Gazâlî bu mücadeleye eserleriyle destek vermiştir.
Bunların en meşhuru olan Bağdat Nizamiye Medresesi Alparslan zamanında 459 (1067) yılında açılmış olup, Suriye ve civarı halklarının Şâfiî-Eş‘arî mensubu olması gerekçesiyle, buradaki ders programında itikadî alanda Eş‘arî Kelâmının, amelî alanda Şâfiî Fıkhının yer alması sağlanmıştı.
Gazâlî Nizamülmülk tarafından Bağdat Nizamiye medresesi müderrisliğine atandı; buradaki tedris ve telif çalışmalarıyla hem Abbâsî-Selçuklu Sünnî-siyasi yönetimlerinin savunulmasına hem de Şâfiî-Eş‘arî dinî zihniyetinin güçlenmesine -etkileri hâlâ süren- katkılar yaptı.
Gazâlî’nin tohumlarını attığı felsefeleşmiş (bazı felsefî yöntem ve fikirleri araç olarak ‘kullanan’) şekliyle Eş‘arî Kelâmı, -başta Fahreddin er-Râzî olmak üzere- sonraki Eş‘arî Kelâmcılarının da çalışmalarıyla Osmanlı medreselerinde devam etti. Bağdat Nizâmiye Medresesinden yaklaşık üç asır sonra ilk defa Orhan Gazi tarafından İznik’te kurulan Orhâniye Medresesinden itibaren Osmanlı’nın medreselerinde dogmatik Eş‘arî Kelâmı okutulmuştur. Osmanlı ülkesinde açılan bütün medreselerin programlarında yüzlerce yıl boyunca -hepsi de Eş‘arî olan- Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, Kadı Beyzâvî, Adududdîn el-Îcî, Sa‘deddin et-Teftâzânî, Cürcânî gibi üstatların Arapça kitaplarını okutulmuştur.
Gazzâlî’nin mutlak felsefe karşıtı olduğu ileri sürülerek Osmanlı gerilemesinde onun büyük etkisinin olduğu şeklinde yaygın bir kabul vardır. Osmanlı gerilemesinde Gazâlî etkisinin ölçüsü tartışmalı olsa da iddianın büsbütün temelsiz olduğu söylenemez. Ancak kanaatime göre, bu bir sebep değil, sonuçtur. Osmanlı ülkesindeki entelektüel gerilemenin asıl sebebi, Gazzâlî’nin felsefe karşıtı görüşlerini sorgulayıp aşabilen yeni bir fikrî-felsefî hamlenin başlatılamaması olmuştur.
Tarihin en büyük devletlerinden birine, savaş ve fetih ülküleri dışında yeni ufuklar açacak bir aydınlanmaya öncülük eden düşünürler yetişmedi. Böylece, bizzat Gazzâlî’nin İbn Sînâ’ya, İbn Rüşd’ün de Gazâlî’ye yaptığı derinlikte güçlü bir Gazzâlî eleştirisi, medrese içinden veya dışından yapılmadı. Batı İslam dünyasında (Endülüs’te) ise, başta İbn Rüşd, İbn Sîna ve Gazzâlî dâhil olmak üzere, İslam düşünürlerinin eserleri Latince çevirileriyle Hıristiyan dünyaya ilham verdi.
İlk Abbâsî halifeleri gibi entelektüel bir hükümdar olan Fatih Sultan Mehmed, Hocazade’den ve Alâeddin et-Tûsî’den, Gazâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’si tarzında eleştirel bir eser kaleme almalarını istemişti; böylece, muhtemelen, ikisi de Eş‘ariyye’ye göre daha akılcı olan Mâtürîyye mensubu bu iki âlimin gayretiyle, epeyce durgunlaşmış bulunan düşünce faaliyetlerine yeni bir ivme kazandırmayı düşünmüştü. Fakat Sünnî İslam dünyasında entelektüel hayata hâkim olan medrese destekli muhafazakâr-dogmatik Eş‘ariyye zihniyeti buna izin vermedi.
Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’sinin Türkiye kütüphanelerinde sayısız yazma nüshalarının bulunmasına karşılık İbn Rüşd’ün Tehâfütü Tehâfüti’l-felâsife’sinin sadece üç yazması bulunuyordu; keza Osmanlı ulemasının yazdıkları Tehâfütler’de İbn Rüşd’ün eserinden hiç bahsedilmeyip, umumiyetle Gazzâlî ile onun muhatabı olan “felâsife” (aslında büyük ölçüde İbn Sînâ) felsefesine yer veriliyordu. Bu gibi ipuçları da Osmanlı ulemasının düşünce yapısı hakkında fikir vermektedir.
Osmanlı uleması Eş‘ariyye âlimlerinin ‘Kelâm’a yükledikleri “ehl-i bid‘ate (‘sünnet’ karşıtları olarak gördükleri ‘bid‘at’ [yenilik] taraftarlarına) karşı halkın akidesini koruma” misyonuna sadakatle bağlı kalmışlar; bu durum, hem İbn Rüşd’ü kasıtlı olarak ihmal etmelerine hem de Gazâlî’nin felâsifeye yönelttiği eleştiriler konusunda çoğunlukla Gazâlî’nin yanında yer almalarına yol açmıştır. Bu koyu muhafazakârlık da –İbn Rüşd’de görüldüğünün aksine- onların Kelâm ve Felsefe konularında yeni fikirler geliştirmelerini önlemiştir.
Sonuç itibariyle Osmanlı döneminde Felsefe ortadan kalkmıştır. Mûtezile ve felâsife (İslâm filozofları) yüzyıllar önce yok edildiği halde eski ve yeni dönemlerde yazılan Kelâm kitaplarıyla bunların şerh ve hâşiyelerinde hâlâ bu ekollerin kıyasıya eleştirildiği görülür. Bu gerçek bile gerek kültürümüz gerekse yeni nesiller adına hazin bir durumdur.
