Depo üstüne bir deneme...
Günün erken ya da geç saati hiç fark etmez adam depoya girip çıkar. Böyle bir adam var mı eğer varsa kime benzer bir önemi yok. Adam dedim ya ona kadını da siz ekleyin. Yaşını, mesleğini, meşrebini siz bulun. Depo olmasaydı o , onlar ne olurdu tam olarak ne, asıl ona bakmalı. Yine de afili bir tarafı var şu depo kelimesinin. Nedense bana ince betonla dökülmüş, yüksekçe bir yerde, biraz ulaşılmaz, korunaklı hatta kutsal yapıları çağrıştırır. Çocukluğumda yerleşim merkezlerine su pompalayan yüksekçe yerlere yapılmış büyücü, yaklaşılması yasak kulübeler olduğundan dolayıdır belki böyle düşünmem. Latince’den kök alıp yürüse de Fransızca olarak veriyor sözcükler onun kökenini. Türkçe’de uzun uzadıya yerine koyacak bir kelime aradım. Hazne, havuz, oda, ambar hiçbiri uymuyor. Ardiye, kiler desen bu amacın dışında. Daha çok yerleşiklerin ve kalktığı yerden gidemeyenlerin dilinden türemiş bir kelime sanki. Bununla birlikte içimize iyice yerleşmiş. Depolamaktan tutun depozitoya, depocudan depolanmaya kadar anlam yumakları edinmiş. İşte bizim o adam da veya kadın hiç fark etmez, depoyu tam olarak içselleştirmiş hatta kendisi depo olup çıkmış. Sokak, cadde, hayat depo insanlarla dolu.
Eşya, nesne, araç, ıvır zıvır, eski püskü şimdilerde dev alışveriş şirketleri adına mal konulmak için belki bir depo her zaman şarttır. Lakin ‘depo tayin’ gibi odağında özne bulunan kullanımları hatırlayalım. Havuza alınmak ve ihtiyaca göre değerlendirilmek demek ‘depo tayin’. Karar vericinin iradesine göre şekillenecek bir tasarruf. Yaşayanlar bilirler, depoya çekilmek, depoyu doldurmak, depolamak ( tepelemeyi ne çok çağrıştırıyor) bir süreliğine unutmayı, güvene almayı, saklamayı, ötelemeyi de çağrıştırıyor. Bizim kadın veya adam fark etmez, tıpkı yaşadığı toplumun temel parçacığı gibi, onu temsil ederek, çokça da o olarak depoya girip çıkıyor. Özenle kilitlediği kapıyı kimse görüp duymasın diye sessizce açıyor. Bazen de uzun süre ortadan kayboluyor. Bu kez asma bir kilit kullanıyor. Devasa kilit, zincirleriyle birlikte umutsuzluk telkin ediyor, boşuna bekleme bu kapı belki de hiç açılmayacak.
Çoğu kişi elinin altında bir depo kiliti olsun isterken hiç kimse bir depoya kilitlenmek istemez. Unutulmanın, yalınlaşmanın yoluna buradan yürünmeyeceğini bilir çünkü. Bu sebepten bir ağaç kovuğu, bir mağara, bir bağ kulübesi daha güvenli gelir insana. Depo küf nefesleri gibi sonunda kaşlarda nem bırakır. Hiçbir depo yoktur ki sonuna kadar kapalı kalarak hayatiyet taşıyabilsin. Hiçbir depo yoktur ki sonuçta şişip patlamasın. O yüzden ‘depoları boşaltıyoruz!’ diye seslenir bazı markalar. Evlerin, apartmanların depo temizliği günü gelir. Ebedi depo öldürür. Kişiyi ve kişiliği çürütür. Kalp depo değildir. Bedenin herhangi bir bölgesi depolaşmaya başladığında ölümün ayak sesleri duyulur. O adam ve o kadın da bunu bilir mi? O kadın ve adamın ait olduğu toplum, depo, depoculuk üzerine hiç düşünür mü? Dünyanın gittikçe dev bir depoya dönüşmesini dert eder mi?
O kadın veya adamın yaşadığı bir ülke tasavvur etsek mesela. Orada hangi esaslı ve gerçek mesele varsa her seferinde alelacele depoya kaldırılsa? Ortalıkta gezinmesin diye üstüne kilit vurulsa? Çocuğa, kadına, eğitime, kültüre, ekonomiye, ne varsa hayatı ve insanı ilgilendiren, ne vakit bir yerde bir olay çıksa, tek tek veya organize bir şekilde hemen, el çabukluğu, dil çevikliği, kaş göz hızı, pat pat patlayan ve ne söylendiği anlaşılmayan cümlelerle ortalık toz duman olsa. Yine de adam ve kadın ikide bir depoya girip çıksa. İnsan insan, ev ev, sokak, cadde, semt, il, bölge sonunda da büsbütün ülke depo olsa abartmış oluruz değil mi? Hayır hayır ne şuurlu bir insan ne de sağduyulu ve akıl sahibi bir toplum depocu olmaz. Depoculuk yapmaz. En çetin sorunlarını bile gün ışığına çıkarır. Onu orada tartışır hayat arar değil mi?
Akıl ve izan sahipleri, niyetlerinin ve yaşama şevklerinin terazisi şaşmayanlar hem içten duyuşla hem de bilgi ve görgüyle bilirler ki depo çözüm değildir. Ferahlama, kurtuluş ve ışıma getirmez. Tarihin içinden kendi hayatlarına karşı bir suçlu gibi geçenler belki Behçet Necatigil’in yıllar evvel derin bir sezgiyle dile döktüğü ‘Kemik’ şiirinin adeta antropolojik karşılığına dönerler.
KEMİK
Ve siner tavanlara bir iç yağı kokusu
Sessizce söndürülen mumlardan
Ve insanlar gömerler sağa sola bakınıp
Çok acele bir şeyi görmeden kimsecikler
Ve sonra koşarlar upuzun bulvarlardan
Ve eksilir bir koyun geceye davarlardan
Ve insanlar geçerler sağa sola bakınıp
Çok acele bir şeyi ölmeden bir kez daha
Sonra yalnızlıklarda otururlar yalarlar
Çok eski bir kemiği çıkarıp duvarlardan
