Kimlik siyaseti ve Alevi olmak

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tam da dini duyguların yoğun olduğu bir Ramazan akşamı “Alevi” başlığı ile çok iddialı bir çıkış yaptı. Bu yazıyı kaleme alırken 3 dakikalık videonun izlenmesi 100 milyona yaklaşmıştı.

İçeriği ne olursa olsun bir mesajın bu kadar geniş kesime ulaşması tek başına çok şey anlatıyor. Kılıçdaroğlu’nun kimliğin seçilmek için önemsizliğini vurgulayan sözleri, şunun şurasında neredeyse 3 hafta kalan seçimlere dönük bir engeli aşmak için taktiksel bir adım olarak görülebilir.

Ama CHP liderinin son seçimlerle sınırlanamayacak kadar uzun bir süredir takip ettiği CHP’nin geleneksel sınırlarını esnetme çabası dikkate alındığında bu çıkış samimi ve gerçekçi bir söylem olarak duruyor.

Helalleşme söylemi başta olmak üzere geçmişi muhafazakâr bir çizgiye oturan siyasilere CHP gibi partinin listelerinde yer açabilmek gibi adımlar sadece siyasi pragmatizm ile açıklanabilecek olmanın ötesinde anlamlar taşıyor.

Aslında Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği son bir yıldır cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmalarının konuşulmayan ana meselesi idi dense yeridir. Bu konudaki en net tavrı İYİ Parti Genel Başkanı Akşener kendi vekillerinden birinin sözleri üzerine “Alevilik üzerinden yapılan her türlü tarifi kim için olursa olsun şiddetle reddediyorum. Ve Sayın Kılıçdaroğlu olmak üzere üzülen her bir kardeşimden İYİ Parti Genel Başkanı olarak özür diliyorum.” ifadeleri ile göstermişti.

Bu sözlerin dışında Kılıçdaroğlu’nun mezhebi kimliği ya hiç konuşulmadı ya da ilkesel jenerik ifadelerle geçiştirildi. Kendisinin doğrudan konuyu açması ile sahici bir tartışma ortamı doğdu. İktidardan gelen temel eleştiri ise Kılıçdaroğlu’nun kimlik siyaseti yaptığı ve toplumu kimlik tanımları üzerinden bölmeye çalıştığı oldu.

Halbuki arşivler bu konuda pek de Erdoğan’ın yanında değil. İktidarının ilk yıllarında Dersim katliamından özür dilemek başta olmak üzere benzer tabuları yıkan Erdoğan’ın kendisi idi. Ama özellikle 15 Temmuz’dan sonraki 7 yıla beka siyaseti ile kimlik siyasetinin damgasını vuran, daha çok küçük partilerin çimentosu iken kimlik siyasetini kitleselleştiren, bunu yaparken de kendi kimliğinin kutsallarını araçsallaştıran sürecin mimarı da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizatihi kendisi oldu.

2 Mayıs 2015’te Batman’da meydan konuşmasına elinde Kur’an’la çıkan, muhalefetin Diyanet İşleri Başkanlığını kaldırma iddiasını gündeme getiren ve toplumun en büyük ortak değerlerinden biri olan Kur’an üzerinden muhalefetle kendisini bir ikileme oturtmaya çalışan Erdoğan’dı.

Elinde İncil’le kiliseye yürüyen ve İncil üzerinden kendi kitlesini tahkim etmeye çalışan ABD Başkanı Trump’tan beş yıl önce üstelik.

Eğer muhafazakârlığın, Sünni İslam’ın ve geleneğin en temel sembolü nedir dense ilk akla gelecek kutsal kitabı seçim meydanına taşımak, toplumun kahir ekseriyetinin asgari müştereğini siyasal bir programda araçsallaştırmak kimlik ve değerler üzerinde siyaset değilse, başka neye bu ad konabilir?

Daha tarihi açıklanmadan önce 14 Mayıs seçimlerinin “Türk bayrağından, Türk kavramından nefret edenlerle mücadelemizin süreceği bir seçimi yaşayacağımızı şimdiden söylüyorum.” diyen de Erdoğan’ın kendisi idi. Siyasette yarılma hatları derin olsa da bütün seçimde karşısındakilerin hepsini “Türk bayrağından nefret edenler”, kendisini ise “Türk bayrağını savunan” pozisyonuna koymak da Erdoğan’ın siyasi literatüre kazandırdığı bir ikilem oldu.

Kılıçdaroğlu bir fotoğraf çekimi sırasında seccadeye basarken poz verince “Üzgünüm. Seccadeyi göremediğim için çok üzgünüm. Dünyada kimseyi incitmek istemem, hele milletimi asla.” dedi ama Kur’an’ın miting meydanına taşındığı bir yerde seccade de payına düşeni aldı.

“Kıbleyi bilmeyenler seccadeye ayakkabı ile basar. İstismarla sağa sola savrulanlara benim milletim dersini 14 Mayıs’ta verecektir.” Kıble, seccade, istismar, seçim tarihi 14 Mayıs… Hepsini tek seferde kullanıp muhatabını seccade, kıble ve bunların temsil ettiği değerlerin karşıtı olarak kodlamak, ülkenin yüzde 99’unun kıblesi ile muhalefetin kıblesinin yani kutsalının ayrı olduğunu ifade etmek de Erdoğan’ın kimlik siyaseti geçmişinde kendine yer buldu.

Kılıçdaroğlu’nun çıkışına karşı söylem ile cevap üretmenin seçmen nezdinde anlamı olsa da pratik karşılığı sınırlı. Erdoğan’ın bu konuda verebileceği en iyi cevap kendi iktidarında ayrım görmeksizin kaç vali, kaç büyükelçi, kaç ordu komutanı ve kaç üst düzey Alevi bürokratın sadece liyakatlerinden ötürü atabildiğini ortaya koymak. Hatta SGK genel müdürlüğü koltuğuna bu kimliği ile yükselebilen Kılıçdaroğlu’ndan sonra bu makama ve benzerlerine kaç Alevi vatandaşın mesleki kıdemleri gereği atanabildiğini anlatsa Erdoğan daha inandırıcı olur.

Üstelik Kılıçdaroğlu’nun çıkışı bir kimlik siyaseti ise yani kimlik üzerinden siyasal bir yapı inşası ise bu kazanma ihtimalini değil kaybetme riskini daha çok taşıyan bir adım. Ama tersten bakınca Kılıçdaroğlu bu söylemi ile iktidarın kendisinin Alevi kimliğini kullanarak yıpratma ihtimalini açık ederek Erdoğan’ın elindeki önemli bir aracı etkisiz kılıyor.

14 Mayıs seçimini kim kazanırsa kazansın kimlik siyasetine sıkışmanın Türkiye’yi ileriye taşıyamayacağı aşikâr. Kılıçdaroğlu son açıklaması ile bu sıkışmışlıktan kurtulmak için önemli ve cesur bir adım attı.
Aleviliğin Türkiye Cumhurbaşkanı olmak için engel olmadığı gibi Alevi olmamanın da seçimde avantaj sağlamadığını içselleştirebilirsek bu cendereden çıkmanın önü açılabilir.

YORUMLAR (59)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
59 Yorum