Epstein skandalı ve Gazze’nin düşündürdükleri
Geçtiğimiz hafta ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı Epstein dosyaları, dünya kamuoyunun ana gündemlerinden biri hâline geldi. Batı’nın en tanınmış siyasetçi, iş insanı ve kanaat önderlerinin pedofili ağıyla ilişkilendirildiğine dair iddialar, uzun süredir dillendirilen ahlaki çöküş tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Türkiye’de ve İslam dünyasında bazı çevreler, Epstein dosyaları ile Gazze’de yaşanan soykırımı birlikte değerlendirerek şu iddiaları yüksek sesle dile getirmeye başladı:
· Batı’nın kurumları ve değerleri çökmüştür.
· “Hukukun üstünlüğü” ve “özgürlük” gibi kavramlar, sapkınlık ve zulmü gizleyen birer maskedir.
Bu yaklaşımı özetleyen sert ifadeler sosyal medyada hızla yayıldı:
“Batı kurumu dediğiniz yapılar, çocuk istismarcısı aşağılıkların yönettiği yapılarmış. Standart dedikleri şey, suçu normalleştirmekmiş.”
Geçtiğimiz hafta ne yaşandı?
ABD Adalet Bakanlığı (DOJ), Kasım 2025’te çıkarılan Epstein Files Transparency Act yasasına dayanarak yaklaşık üç milyon belgeyi kamuoyuyla paylaştı. Belgeler; e-postalar, ajanda kayıtları, fotoğraflar ve dava dosyalarından oluşuyor.
Hukukçuların ortak değerlendirmesi şu yönde:
Çocuk istismarı ve seks ticaretini doğrulayan güçlü bilgi ve belgeler var.
Ancak belgelerin tamamı hukuken bağlayıcı ve kesin delil niteliği taşımıyor. Bir kısmı yalnızca isimler, irtibatlar, üçüncü taraf beyanları ve ilişki ağlarını gösteriyor.
Sosyal medyada ise bu belgeler; ihbarlar, söylentiler ve komplo anlatılarıyla iç içe dolaşıma sokuluyor. Bu durum, bilgi kirliliği oluşturarak hem suçluların kamufle edilmesine hem de masumiyet karinesinin aşınmasına yol açabilecek bir risk barındırıyor.
Bilgi kirliliği ve kargaşası olsa da elimizdeki veriler şunu gösteriyor:
· Yöneticilerin ve meşhur şahsiyetlerin önemli bir kısmı sapık ilişkiler ağına bulaşmıştır.
· Sapık ilişkiler ağına bulaşan siyasetçiler, istihbarat örgütlerinin şantajına açıktır. Kimi devlet yöneticilerinin Gazze soykırımında, halkların farklı iradesine rağmen, soykırıma destek vermiş olmaları büyük ihtimalle Epstein ve benzeri (seks, kara para, yolsuzluk gibi) şantaj dosyalarının kullanılmasından kaynaklanmıştır.
İbret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?
Mehmet Âkif’in sorusu hâlâ güncelliğini koruyor:
"Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
İnsanlık tarihi; Epstein benzeri ahlaki çöküşler ve Gazze’yi andıran zulümlerle dolu.
Kur’an’da ve diğer Kutsal metinlerde toplumların helâkine yol açan sapkınlıklara geniş yer verilmesi boşuna değildir. Yakın tarihte yaşanan skandallar bu sürekliliği gösteriyor:
Panama ve Pandora Belgeleri, Weinstein ve MeToo süreci, Savile dosyaları, Katolik Kilisesi istismar vakaları, Franklin Cover-Up, Watergate, MK-Ultra…
Bu olaylardan gerekli dersler tam olarak çıkarılarak önleyici tedbirler alınsaydı şimdi Enpstein olayını konuşmuyor olabilirdik.
Batının değerleri çöktü mü?
Asıl soru şu: Bu yaşananlar Batı’nın değerlerinin yalan olduğunu mu gösteriyor, yoksa bu değerlerin güç karşısında eğilip büküldüğünü mü?
Cevabı “adalet” ilkesi üzerinden arayalım.
Adalet, uygulayıcısının kimliğine göre değil, fiilin niteliğine göre karar vermeyi gerektirir. Elbette yargıçlar hata yapabilir. Bu sebeple hukuk sistemlerinde üst mahkemeler, temyiz mekanizmaları ve uluslararası denetim kurumları vardır.
Bugün yönetici elitlerin önemli bir kısmı Netanyahu’ya siyasi destek verse de Uluslararası Ceza Mahkemesi Netanyahu’yu soykırım suçlusu ilan etmiştir. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili AİHM ve benzeri kurumların aldığı kararları, tüm aksaklıklara rağmen adalet iddiasının tamamen çökmemiş olduğunu göstermektedir.
Güçlülerin korunması mümkündür; ancak bu durum adalet ilkesinin kendisini değil, onu ihlal edenleri suçlu kılar. Bir bıçakla cinayet işlenmesi, mutfaklardan bıçakları kaldırmamızı gerektirmediği gibi; adaletin kötü uygulanması da adalet ilkesinden vazgeçmemizi gerektirmez.
Aynı durum “hukukun üstünlüğü”, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” ve “sorumluluk” ilkeleri için de geçerlidir. Bu ilkeler, güçlüleri değil, tam da güçsüzleri korumak için vardır.
Demokratik toplumların önemli bir zaafı
Halkların büyük çoğunluğu Gazze ve Epstein olaylarında mazlumların yanında yer aldığı halde, yönetici elitler zalimlerin yanında saf tutuyor ve Epstein skandallarında en çok onların isimleri geçiyor.
Bu çelişkinin sebebi şöyle açıklanabilir:
Halklar ahlaki sezgiyle, vicdanla, değerle hareket ederken yönetici elitler çıkar, ittifak, risk ve güç dengesiyle hareket ederler.
Demokrasi gücün kayıtsız şartsız tek elde toplanmamasını, meşruiyetin seçimle yenilenmesini sağlar. Ama ahlaki üstünlük, erdemli kişilik, vicdanlı kararlar alınmasını garanti etmez.
Çünkü demokrasilerde yükselme kriteri; kriz yönetebilme, kaynak toplayabilme, ağ kurabilme, medya ve bağışçılarla ilişkiler ve sistemle uyum kriterlerine bağlıdır. Ahlak, seçim kazanma kriteri değildir, uyum ve güç yönetimi daha belirleyicidir.
Bu durum demokrasinin önemli bir zaafıdır.
Bu zaaf, otoriter liderlerin “ahlaki düzen” vaadiyle sahneye çıkmasına zemin hazırlar. Otokratik liderliğin bu soruna çözüm bulacağını düşünmek ise çölde serap görmek gibidir.
Öte yandan Batı’yı eleştiren Müslüman toplumların da sahici bir alternatif üretemediği ortadadır.
Müslüman ülkelerin liderlerinin kahir ekseriyeti İsrail’le kayıkçı kavgası yaparken halkları kuzuların sessizliğini benimsiyor. Öyle ki cılız protesto gösterilerini bile liderlerinden icazet almadan yapamıyorlar. Bu haliyle, yapılan eleştiriler “tencere dibin kara” polemiğinden öteye gitmiyor.
Sonuç
Batı’nın temel sorunu, değerlerinin yalan olması değil; değerlerini güce göre eğip bükmesidir.
Bizim sorunumuz ise, bu eğilip bükülmeyi bahane ederek değer fikrinin kendisini tartışmalı hâle getirmemizdir.
Sünnetullah; Allah’ın kâinatı ve insan toplumlarını yöneten değişmez ilkelerini ifade eder. Bu düzen yalnızca fiziksel yasaları değil, ahlaki ve toplumsal işleyişi de kapsar:
“Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 62)
Bu ayet, ilkeli ve tutarlı bir işleyişi anlatır.
Kutsal kitapların beyanları, keyfî bir ilahî cezalandırmayı değil; ahlaki ve toplumsal yasaların ihlâli hâlinde ortaya çıkan metafizik nedenselliği işaret eder. Bu yaklaşım, bilimi dışlamaz; bilakis insanın sorumluluğunu merkeze alan daha derin bir nedensellik okuması sunar.
Zulme ve sapkınlığa direnen toplumlar felaha yürür; sessiz kalanlar ise kaderlerini kendi fiilleriyle tayin eder.
