Enerji güvenliğinden hukuk ve adalete doğru bir yolculuk?
Türk Devletleri Teşkilatı Dönem Başkanlığı’nın Türkiye’ye devredildiği toplantıya Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in katılması beklenirdi. Ve fakat katılmadı. Zirveyi takip eden bir yazar olarak Aliyev’in zirveye katılmamasının moralleri bozduğunu söyleyebilirim.
Bir taraftan da Türkiye ile Azerbaycan arasında son dönemde bazı siyasi görüş ayrılıkları yaşandığı hepimizin malumu. Yalnız bu denli büyük meydan okumaların ortaya çıktığı böylesi ‘çoklu krizli bir dönemde’ krizlere saplanmadan, soğukkanlı bir şekilde hareket edilmesinin değerli olduğu düşüncesindeyim.
İki ülkenin ilişkileri dönem dönem siyasi açıdan farklı yorumlara konu olabilir. Ancak dünya genelinde enerji güvenliğinin başat olduğu bu süreçte diğer konularla birlikte Türkiye ile Azerbaycan'ın yıllar içinde oluşturduğu enerji ortaklığı ve karşılıklı yatırımların devamlılığının ne denli önemli olduğunu vurgulamak isterim.
Örneğin Şahdeniz, TANAP, TAP ve Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi birlikte gerçekleştirilen büyük projeler mevcut. Diğer yandan SOCAR'ın Türkiye'deki STAR Rafineri, Petkim, TANAP ortaklığı ve diğer yatırımları milyarlarca dolarlık bir ekonomik bağ oluşturuyor denilebilir. Nitekim iki ülke açısından da bunların öyle kolayca gözden çıkarılabilecek yatırımlar olmadığı belirtilebilir.
Dolayısıyla yaşanan görüş ayrılıklarının bir şekilde onarılacağı düşüncesindeyim. Muhtemelen arka planda bunun çalışmaları yapılıyordur.
Nisan 2025'te Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye ve Bulgaristan arasında yeşil elektriğin ticareti ve iletimi alanında Avrupa'ya taşınması için bir mutabakat imzalandı. Edindiğim bilgiye göre bu proje hâlâ gündemde. Ya da Azerbaycan'ın Gürcistan üzerinden Karadeniz'i geçerek Romanya ve Macaristan'a elektrik iletmesini öngören, Türkiye'nin yer almadığı başka bir proje de ilerliyor.
Gelinen bu noktada birkaç gündür yaptığım tüm görüşmelerde de ortaya çıkan; mevcut ilişkilerin korunup LNG ve diğer kaynaklarla arz güvenliğimizin güçlendirilmesi olarak özetlenebilir.
Öte yandan enerji güvenliği ve bu bağlamda ulaştırma güzergâhları üzerindeki rekabetle birlikte Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin dışında gelişen bazı siyasi, ekonomik ve enerji iş birlikleri anlamında stratejik bir yakınlaşma olduğu görünüyor.
Hızlıca makaleleri karıştırdığımda edindiğim bilgi; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs uzun süredir enerji alanında birlikte hareket ediyor ve Hindistan da İsrail, BAE ve Avrupa ile ilişkilerini geliştiriyor denilebilir.
Bu noktada Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) önemli. Hindistan'ı Körfez ülkeleri ve İsrail üzerinden Avrupa'ya bağlamayı hedefleyen bu projede Türkiye yer almıyor. Bir taraftan da Türkiye de Irak üzerinden Kalkınma Yolu Projesi'ni geliştiriyor.
Bu bağlamda edindiğim bilgi; IMEC doğrudan Türkiye'ye karşı kurulmuş bir enerji ittifakı olarak görülmüyor. Öncelikle bir ticaret ve ulaştırma koridoru olarak belirtiliyor ve üstelik henüz hayata geçirilmiş bir proje değil.
Öte yandan Doğu Akdeniz'de doğal gaz alanında da gelişmelerin olduğu belirtilebilir. Bu noktada Eni firmasının Güney Kıbrıs açıklarındaki Cronos sahasından üretilecek gazı Mısır'daki Damietta LNG tesisine ulaştırmayı planladığı belirtiliyor.
Dolayısıyla Hindistan, İsrail, Güney Kıbrıs ve BAE'nin son dönemdeki yakınlaşması jeoekonomik rekabet kapsamında değerlendirebilir gibi.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken özellikle de son dönemde hep yazılan çizilen Türkiye'nin en önemli avantajı, yıllar içinde oluşturulan doğal gaz iletim şebekesi, LNG terminalleri, depolama tesisleri ve Avrupa bağlantıları olarak belirtilebilir.
Bu noktada altyapı yatırımlarının devam etmesi gerektiğinin altı çiziliyor.
Yalnız her alanda olduğu gibi yatırım demek rekabetçi bir piyasa anlayışı demektir. En önemlisi de yatırımcıya güven veren bir hukuki yapı şarttır.
İşin gerçeği her alanda ciddi sınamaların yaşandığı bu dönemde krizleri soğukkanlılıkla karşılayarak en başta da ‘hukuk ve adalete’ sarılarak yolumuza devam etmemiz gerektiği aşikâr.
