Aleviler arasındaki bölünme ve hak mücadelesindeki zafiyetler
Bugün Türkiye’de Alevi toplumu; sosyo-kültürel, ekonomik ve inançsal düzlemde eşit yurttaşlık taleplerini sıklıkla dile getirmektedir. Ancak bu meşru talepler, genellikle grubun kendi içindeki “kaotik” görüntü ve bitmek bilmeyen iç çekişmeler gerekçe gösterilerek egemen siyaset tarafından kolayca marjinalize edilmektedir.
Azınlık hakları mücadelesindeki en sinsi engel, grup içi doğal farklılıkların egemen zihniyet tarafından manipüle edilerek birer yıkıcı çatışma unsuruna dönüştürülmesidir. Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi* eserinde vurguladığı üzere; ezenler, kendi tahakkümlerini kalıcı kılmak adına ezilenler arasında birliği değil, bölünmeyi ve birbirine yabancılaşmayı teşvik ederler. Alevilerin hak mücadelesini zayıflatan bu yapısal sorunları şu başlıklar altında derinleştirebiliriz:
1. Siyasi Hafızanın İnşası ve “İşgal Edilmiş Bilinç”
Alevi toplumunun yaşadığı ontolojik yarılma, Freireci anlamda tipik bir “işgal edilmiş bilinç” tezahürüdür. Özellikle 1980 darbesi sonrası Aleviler, kendi özgün kimliklerini yeniden inşa etmeye çalışırken, egemen sistemin “sahte cömertlik” maskesiyle sunduğu laik-antilaik gerilimine hapsedilmiştir. Devlet, Alevileri gerçek anlamda tanımak yerine, onlara “rejimin koruyucusu” rolünü biçerek onları sistemin bekası için araçsallaştırmıştır. Alevilik adeta Kemalizm ve CHP’lilikle özdeşleştirilmiştir. Bu durum, Freire’nin “bankacı eğitim modeli” ile birebir örtüşür; zira bu modelde özne (egemen siyaset), nesne olarak gördüğü kitleye (Aleviler) hazır bir kimlik ve dünya görüşü “depolar”.
Oysa tarihsel “praksis” (eylem ve düşünce birliği) çok daha katmanlıdır. 1950’lerde Alevilerin Demokrat Parti (DP) ile kurduğu ilişki, bir “var olma” ve merkeze tutunma arayışıydı ancak bu talep karşılık bul(a)madı. 1960’larda devam eden sağ partilerde yer alma çabaları da sağ siyasetin (Demirel, Erbakan ve Türkeş vb. figürlerin) dışlayıcı diliyle engellendi. 1970’lerde ise okuyan genç kuşak, egemen Sünniliğe ve dışlayıcı sağ siyasete bir itiraz olarak -Alevilikle ilgili hiçbir talepte bulunmadan- kendilerini daha rahat hissettikleri (Kemalist değil) Sol-Sosyalist hareketlere yöneldi. Bu dönemde CHP ile kurulan ilk ciddi bağ ise ideolojik bir teslimiyetten ziyade Bülent Ecevit’in “Karaoğlan” efsanesinin yarattığı popülist umut dalgasıyla gerçekleşti.
2. İttihatçı Miras ve Kültürel İstila
Aleviliğin bugün etnik kimlik tartışmalarına boğulması, İttihatçıların “ulus inşa” sürecindeki “kültürel istila” yöntemlerinin bir kalıntısıdır. İmparatorluğu kurtarma kaygısıyla her şeyi “Türklük ve kısmen İslam” potasında eritmek isteyen bu anlayış, Aleviliği sadece “Eski Türk Dini” parantezine alarak merkeze bağlamaya çalışmıştır. Bu anlayış, bugün hem akademik hem de popüler çevrelerde hâlâ baskındır.
İttihatçıların ardılı Kemalistlerin Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki uygulamaları ile üst kimliği ırksal bir dayatmaya dönüştürmesi ve 80 sonrası yükselen Kürt Sorunu da Aleviler arasında iki ciddi fay hattına yol açmıştır:
*Etnik Kırılma: Kendi kökenini (Kürt, Zaza, Arap vs.) inancıyla bağdaştıramayanların yaşadığı yabancılaşma.
*Tepkisel Kimlik: Etnik kökeni, Aleviliğin evrensel ve inançsal değerlerinin önüne koyarak radikalleşen tutumlar.
“Kürtten Alevi olmaz” diyen dışlayıcılık ile buna tepki olarak doğan katı etnik milliyetçilik aslında aynı madalyonun iki yüzüdür. Her iki taraf da birbirine “homojenlik” dayatması yapmaktadır.
Murat Yılmaz’ın tespiti ile etnik anlatının öne çıkarılması kendisini üst kimliğin bir parçası olarak “Türk” olarak görenlerde “ötekileştirilme/dışlanma ve mevki kaybı” duygusu yaratmaktadır. Aleviliğin Türklükle eşitlenmek istenmesi de etnik kökenini önemseyenlerde “yok sayılma” hissi uyandırmaktadır.
3. “Sınır Durumlar” ve Modernitenin Dönüştürücü Etkisi
Freire, ezilenlerin önüne konulan yapay engellere “sınır durumlar” der. “Alevilik İslam içi mi, dışı mı?” veya “Ali’siz Alevilik” gibi tartışmalar, Alevi toplumunu asıl hak arayışından saptıran sınır durumlardır. Egemen Sünni-Türk kimliği kendi içindeki deizm veya ateizme kayışları bir beka sorunu yapmazken, Alevilerin iç arayışlarını bir “tehdit” gibi sunması dış kaynaklı bir manipülasyondur.
Aslında Ali’siz Alevilik, köyden kente göç ve modernitenin geleneksel inançları sarsmasının sosyolojik bir sonucudur. Bu durum, Sünni kesimlerdeki “Peygambersiz İslam” (Deizm) arayışıyla benzer bir zeminde okunmalıdır. Dinlerin modern hayatı yorumlayamaması, bu tür uç arayışları tetiklemektedir. Dolayısıyla bu tartışmaları ideolojik bir “sapkınlık” yerine, hayata verilmiş bir “cevap arayışı” olarak da okuyabiliriz.
Sonuç olarak; bu tartışmaların iç çatışmaya evrilmesi, Alevilerin temel haklar paydasında yürüteceği praksis sürecini sekteye uğratmaktadır. Çözüm; egemenin dayattığı yapay sorunları bir kenara bırakıp; tüm etnik kökenleri ve inanç yorumlarını kapsayan, temel haklar zemininde birleşen devrimci/tekamülcü bir diyalog dili üretmektir. Bu, Aleviliğin tarihsel derinliği ve birikimi ile modern hayatın taleplerini barıştıracak ve yeniden ihyasını sağlayacak belki de tek yoldur.
Bu yol yalnızca Aleviler için değil, benzer tüm hak arayışları için de bir imkândır; yeter ki niyetler halis olsun.
*Ayrıntı Yay.
