Toplumsal yozlaşmaya kısmi bir başkaldırı; 80’ler Türk sineması

1980’li yıllar Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Büyük bir değişim sürecinin fitili ateşlenmişti. 1980 Askeri darbesi, iktidarın uyguladığı ekonomi politikaları siyasi hayatta da toplumsal paradigmada da büyük bir dönüşüme de ön açıyordu. Neoliberal eğilimlerin de etkisi altına ufak ufak girmeye başlayan Türkiye, hızlanan küreselleşme sürecinin de etkisiyle artık farklı bir ruha bürünmeye başlamıştı. Geleneğin ve modernizmin birbirine tamamen zıt şekilde algılandığı bu zamanlar ve ikisinin arasındaki çatışma hem toplumsal hayata hem de ülke sanatına etki ediyordu.

80’lerde çekilen filmler de toplumsal sorunlara eğilen ve kaygısı bu dönüşümü anlatmak üzerine olan filmlerdi. Köyden kente göçün hızlandığı, sınıf farklılıklarının kent hayatında oldukça hissedildiği zamanlarda Ertem Eğilmez, Yavuz Turgul gibi yönetmenler filmlerinde bu çatışmayı ve bunun neticesi olan sosyolojiyi anlatmayı tercih etti.

Yavuz Turgul ilk filmi olan Fahriye Abla da klasikleşmiş kadın erkek normlarına da bir başkaldırı yaparcasına bu renove sürecini kadın karakter üzerinden kurguladı. Film Ataerkinin baskın olduğu, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin oldukça kesin hatlarla ayrıldığı zamanlarda namus kavramı, dedikodu sorunu gibi toplum nezdinde kangren olmuş konulara eğiliyordu. Tüm bu dayatmalara karşı özgürlüğünü dişi tırnağıyla kazıyarak elde eden Fahriye Abla bu yeni neo liberal süreçte olması beklenen kadın karakteriydi. Kendi varsıllığını kendi elleriyle elde etmiş Fahriye Abla’nın erkek arkadaşına da rol model olması, onun bireysel varoluşuna da katkıda bulunması, o yıllar için dayatılmış prototip ev tipi, köy tipi kadın algısına bir bıçak saplıyordu.

Turgul, tüm bu dönüşümü anlatırken ataerkiye ne kadar savaş açıyor olsa da modernitenin geleneğe değil fakat nostaljiye vurduğu darbeden de oldukça rahatsızdı. Köyden kente göçen insanın hazanı ve tedrici olarak yapı bozumuna uğramasını, aynı şekilde nostaljiye, eskiye tutunmuş insanın bu yeniliği anlamlandıramayışını eşsiz bir senaryoyla Muhsin Bey filminde dile getirdi. Yüklü miktar para kazandığında eski bir ses sanatçısı olan Afitap Hanım’ı huzur evinden çıkartma hayali kuran ve bunu gramofondan gelen nostaljik bir ses eşliğinde yapan, Beyoğlu’nda eski bir apartmanda mukim Muhsin Bey filmin nostaljik vurgusudur. Ali Nazik ise sesinin keşfedilmesini bekleyen bu uğurda köyden kente göç etmiş bir Unkapanı hayalli kaybeden rolündedir. Onun bu esnada hayali ise sınırsız kebap yemek ve çok para kazanarak kadınlar tarafından tercih edilen birisi olmaktır. Ali Nazik bir anlamda 80’ler Türkiye’sinde ayakta kalabilmek için değerlerini pragmatizme kurban vermiş bir insan biçemidir.

Turgul Muhsin Bey özelinde bencil ve yozlaşmış değerlere karşı bir savaş açmıştır ve karşısına sadakat, saflık, içtenlik gibi duygular koyar. Kaybedeni belli bu savaşın haklı tarafını tutarız, kaybedeceğini biliyor olsak da. Israrla dayatma bir müzik olan arabeske karşı açtığı savaş, aslında devşirme tüm toplumsal normlara açılmış bir savaştır. Sanatsızlığa, saygısızlığa, şiirsizliğe, değersizliğe…

80’li yıllarda Ülke entelektüelitesinin bastırılmışlık ekseninde iliklerine kadar hissettiği kimlik bunalımı Atıf Yılmaz filmlerine de konu oldu. Adı Vasfiye ve Ah Belinda filmlerinde alegorik öykülerle bu bunalımın ifade edilişine tanık oluruz. Erkek hegemonyasındaki Yeşilçam’a, eril bakış açısına bir öfke ve başkaldırı niteliğindeki film, Türk Sineması’nda o güne kadar vurgulanmış sıradan ve gelenek gölgesindeki kadın tipolojisini kabullenmeyi reddediyordu. Film boyunca Vasfiye’nin ağzından çıkmış tek bir kelime yoktur ancak 4 ayrı erkeğin hakkındaki yorumlarını dinleriz, onu algıladığı ve biçimlendirdiği ruh haline tanıklık ederiz. Aynı kadın hakkında farklı kelimeler, farklı yorumlar fakat hepsinde de toplumdaki kadına bakıştaki ortak o bilinç, 2.sınıf muamele, hastalıklı üslup. Bu belki de Türk Sinemasında Kurosawa’nın Rashomon üslubuna ilk tanıklık edişimizdir. Aynı kişi, aynı olay, farklı senaryoların dile gelişi…

80’ler sineması darbe sonrası dönüşümün bir özeti niteliğindedir aslında. İstibdatın nemin duvarı eritmesi gibi gitgide insani yaşamı, bakışı yok edişi, yozlaşma, kadının kaybolan anlamı… Bu anlamda bu yok oluşu gözler önüne serme anlamında çok değerli filmler yapıldı. Umuyorum ki aynı tanıklığı Türk Sineması da -her şeye rağmen- yakalar ve günümüz çürümüşlüğünün kısmi şahitliği gelecek nesillere bu vesile aktarılmış olur

- Ağam, kusura bakma. Kendimi kurtarmam lazımdı.

-Kurtardın mı bari?

Muhsin Bey

YORUMLAR (16)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
16 Yorum