Yanlış var, suçlu yok

Son günlerde Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşanan okul saldırılarıyla tarifi mümkün olmayan bir acının içine daldık. Tüm bu olanlar birkaç münferit olayın yarattığı dehşetle sınırlı görülebilecek gelişmeler olamaz. Aksine uzun zamandır biriken ve görmezden gelinen toplumsal kırılmaların çocuklar üzerinden görünür hâle geldiği bir eşik noktası. Vefat eden bu kadar çocuğumuzun, öğretmenin acısı tam kalbimize oturmuşken, elim olayın ardından kurulan dil, dağıtılan sorumluluk ve ortada bırakılan sahipsiz yük daha ağır bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Bu ülkede elde edilmiş hemen her başarıyı sahiplenme konusunda son derece mahir bir siyasal refleks varken, en küçük bir kriz anında sorumluluğun buharlaşması uzun zamandır kurumsal bir alışkanlık hâlini aldı. Olaylar yaşanır, hayatlar söner, aileler perişan olur ancak kamu otoritelerinden beklenen hesap verme ya da ahlaki sorumluluğu üstlenme iradesi bir türlü ortaya çıkmaz. Bunun yerine suçu dağıtan, yükü sürekli başka adreslere yönlendiren ve meseleyi hızla kapatmaya çalışan bir dil devreye girer. Bu dilde suç kimi zaman sosyal medyaya yüklenir, kimi zaman ailelerin denetimsizliğine bağlanır, kimi zaman da gençliğin içinden geçtiği muğlak bir “yozlaşma” anlatısına havale edilir. Böylece herkes biraz suçlu ilan edilir ve bu yaygınlaştırılmış suçluluk, asıl sorumluluğu görünmez kılan bir sis perdesine dönüşür. Oysa bütün bu işaret etmeler içinde eksik kalan, hatta özellikle eksik bırakılan tek yer, bu yükü gerçekten taşıması gerekenlerin üzerindeki o tuhaf yapışmazlık hâlidir; neredeyse dokunulmaz bir günahsızlık kurgusu.

Çocuk dediğimiz varlık aileden, okuldan ve içinde yaşadığı kültürel iklimden ayrı düşünülerek açıklanamaz. Bu üç alanın birbirine değdiği yerde oluşan kırılgan bir denge vardır ve ortaya çıkan her sonuç bu dengenin izlerini taşır. Ekonomik baskının arttığı, ebeveynlerin hayatlarını ayakta tutabilmek için günün büyük kısmını işte geçirdiği, çocukların ise sokaktan çekilip ekranların içine sıkıştığı bir düzende büyüyen bir kuşağın ruh hâlini ciddiyetle ele almadan bu olayları bireysel sapma diye adlandırmak, meselenin üstünü örtmekten başka bir işe yaramaz.

Dahası, bu felaketlerin ardından neredeyse otomatikleşmiş o cümleler kurulur: “Amerika’da daha çok oluyor.” Herkes bilir ki bu karşılaştırma meselenin üzerine gitmek için değil, onu hafifletmek için kurulmuştur. Başka bir ülkede daha sık yaşanması burada yaşananların acısını azaltıyormuş hissi, aynı ihtimalin bu topraklarda da kök salmaya başladığı ürpertisini düşünmekten daha cazip ve kullanışlıdır. Çocukların acısı kalbimize gömülmüş, ülkelerin kıyası elimize sadaka olarak verilmiştir. “Biz o kadar kötü durumda sayılmayız” duygusu baş tacımız olmalıdır artık. Yaşananlarla yüzleşmek yerine başka felaketlerin gölgesine sığındığımız bu içler acısı hal tesellimiz de olur, gözyaşlarımızı sildiğimiz mendil de…

Tam da bu noktada istifa kültürünün yokluğu meselenin en çarpıcı boyutlarından biri olarak belirir. Biz unuttuk bu kurumu oysa tarih kamu görevini yürütenlerin başarı anlarında olduğu kadar kriz anlarında da sorumluluk üstlenerek güven inşa ettiğini gösterir. Japonya’da tren kazasının ardından ulaştırma bürokratlarının görevlerinden ayrılması ya da Güney Kore’de feribot faciası sonrasında başbakanın istifası teknik zorunluluğun ötesinde toplumsal öfkeyi anlama ve ona saygı gösterme biçimiydi. Aynı şekilde Sırbistan’da 2023 yılında okulda yaşanan silahlı saldırının ardından yüzbinlerce insanın sokaklara dökülmesi, haftalar süren protestolarla yükselen itiraz güvenlik taleplerinin yanında sorumluluğun üstlenilmesini isteyen, acının ciddiye alınmasını talep eden toplumsal hafıza müdahalesiydi.

Bu tür tepkiler, devlet ile toplum arasındaki bağın henüz kopmadığını, insanların öfkesini içine gömmek yerine sokağa taşıyabildiğini gösterir. Çünkü bu meselede ölçü bürokratların konforu değildir, ölçü evladını toprağa veren annenin, babanın yüreğinde kopan fırtınadır. Halkın yaşadığı acı ve öfke tüm bürokratların koltuklarından daha kıymetlidir. Bu duyguyu görmezden gelen bir yönetim yalnızca sorumluluktan kaçmaz, aynı zamanda kendi varlık gerekçesini aşındırır, temsil ettiği zemini boşa düşürür, yönettiği toplumla arasındaki mesafeyi kapanmaz bir yarığa dönüştürür.

Şimdi bize gelince, okul zilinin melodisini değiştirmek, semboller üzerinden eğitim tartışması yürütmek ya da yüzeysel düzenlemelerle meseleyi geçiştirmek, yaşanan kırılmanın büyüklüğü karşısında neredeyse alaycı bir hafiflik taşıyormuş. Çocuğun psikolojik güvenliği, sosyal ilişkileri ve duygusal dünyası sistemli biçimde ihmal edilirken vitrine konulan düzenlemeler hiçbir şeyi değiştirmemiş. Bugün iş işten geçtikten sonra “önlem alacağız” denilmesi, geç kalmış bir idrakin ifadesi sayılmaz. Çok daha hazin bir yere tekabül ediyor.

Karşımızda duran tabloyu yalnızca güvenlik açığına ya da eğitim meselesine sıkıştırmak mümkün değil; bu, sorumluluğun sürekli ertelendiği ve hiçbir hatanın gerçek sahibine ulaşmadığı bir düzenin birikmiş sonucudur. Her olayın ardından yükselen şaşkınlık ve öfke, çok geçmeden sönümlenir ve gündelik akışın içinde kaybolur. Hatırlamak zahmetli bulunduğu için unutmak tercih edilir. Bu tercih sürdükçe her yeni acı, bir öncekini biraz daha arka plana iter ve şiddet, fark edilmeden hayatın içine yerleşir.
Sorumluluğun açıkça üstlenildiği, hataların örtülmediği ve çocuğun gerçekten merkeze alındığı bir anlayış kurulmadıkça bu gidiş değişmez. Bir çocuğun güvenliği sağlanamıyorsa, geriye kalan hiçbir şey için güvenlikten söz etmek anlamlı olmaz.

YORUMLAR (7)
7 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.