'Hâneler dilsiz şikâyet, gidenlerin peşinde'

" Ayios Mamas eski Diplokionion'un Bizans devrindeki ismiydi, bir kroniktense mahalde Bizans'tan önce de yerleşimin bulunduğunu ve oradaki bir köprüde bakirelerin kurban edildiği öğreniyoruz."

resim.jpg

Sultan Abdülmecid verem illetiyle güreşe tutuşmasaydı, Dolmabahçe, Maçka, Teşvikiye ve Nişantaşı semtleri doğmaz, muhtemelen Ayios Mamas da Beşiktaş olarak inkişâf etmezdi. Aslında Ayios Mamas eski Diplokionion'un Bizans devrindeki ismiydi, bir kroniktense mahalde Bizans'tan önce de yerleşimin bulunduğunu ve oradaki bir köprüde bakirelerin kurban edildiği öğreniyoruz. Vikinglerin gemilerinden inip, Konstantinopolis'e Ayios Mamas'dan ayak bastıkları ve epeyce bir süre de Ayios Mamas'da kaldıkları kayıtlara geçmiştir. Mitolojiye göre Viking erkekleri boylu posluymuşlar, edebiyatımıza bir “şehvet şehri” olarak giren Konstantinopolis'un kadınlarının ise yedi yirmi dört eteği belinde gezdiklerini Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun ve Murat Sertoğlu'nun romanlarından okumuştuk. Artık siz de bir zahmet Ayios Mamas gecelerinde nelerin yaşanmış olabileceğini tahmin ediverin.

Beşiktaş'ı az sonraya bırakacağım, ben sizi önce Dolmabahçe'den başlayıp arkasındaki sırtlardan yukarılara tırmandırmak niyetindeyim: Bazılarına göre Sultan I'inci Ahmed devrinden, bazılarına göre de Sultan II'nci Osman devrinden önce, deniz Nişantaşı'na doğru uzanan vadinin ağzına kadar geliyormuş, 17'nci yüzyılda deniz doldurularak bahçe yapılmış ve bahçe içine de ahşap bir sâhil sarayı kondurulmuş. Oraya bu yüzden “Dolmabahçe” denmiş, ancak doldurulmuş alanın ve civârının inkişâfı Sultan Abdülmecid'in eseridir. Kasvetli Topkapı Sarayı'nda günden güne eriyen Sultanımız, doktoru Sigmund Spitzer'in tavsiyesiyle sonunda oradan çıkmaya karar verip Dolmabahçe Sarayı'nı yaptırmıştır. Kendisi birazcık Batılı kafa yapısına sâhip olduğundan, elbette işi sadece sarayla bitirmemiştir, önce sarayın arkasında bulunan ve Sultan II'nci Mahmud'un has ahırları olarak kullandığı Tüfekhâne'yi yıktırtıp, onun yerine de hayli asrî bir tiyatro binâsı diktirmiştir. Bitti mi? Hayır. Aklı fikri sarayın arkasına düşen sırtlardaki bostanlarda ve fundalıklardadır, oraları da ricâl-i devletin ikamet edeceği yeni semtler için açmak istiyor. Bu niyeti pek güzel de, maalesef olan İstanbul'un çileğine olacaktır. Ben dahil bütün eskiler Arnavutköyü'nün açık pembe renkli ve mis kokulu dağ çileğini biliriz, Dolmabahçe'nin arkasındaki sırtlarda yetişen çileğiyse avamdan tadan biri en azından Sultan II' nci Mahmud devrinden beri kayıtlarda yoktur; çünkü oralar Hazîne-i Hâssa'ya ait olduğundan mahallin çilekleri sadece saray mutfağına gönderiliyormuş. Bu çilek edebiyatımıza girdi mi, inanın aklıma Mustafa Ragıb Esatlı'nın tefrikasından başka bir eser gelmiyor, belki Selim İleri üstadımız ona bir iki eser daha ekleyebilir. Sultanımızın aşağıdan gördüğü sırtlarda bir de Vişnezâde ve Süleymaniye mahalleleri vardı, onlar kitaplarda mahalle olarak geçiyorlar da, aslındaki oralarda bahçevan kulübelerinden ve ahırlardan başka bir şey yok gibiymiş. O mahaller istimlâk edilerek arazisinde ne var ne yok yıktırıldı, böylelikle de Maçka'nın, Nişantaşı'nın ve Teşvikiye'nin inkişâflarının yolları açılmış oldu. Yeni semtlere yerleşen Osmanlı ricâlinin görgüsü Cumhuriyet devrinde onların çocuklarının ve torunlarının parasıyla birleşince, bahse konu yeni semtlerde, sadece tuzu kuruluklarıyla, hâli vakti yerinde olmalarıyla ve kibarlıklarıyla farklı bir burjuva tabaka ortaya çıktı. Bu yüzden 19'uncu yüzyıldan itibaren Nişantaşı'nda ve Teşvikiye'de nelerin nasıl yaşandığını merâk ediyorsanız, Mustafa Ragıp Esatlı'nın “Bir Devrin Tarihini Konaklardan Dinleyelim” tefrikasıyla A. Zeynep Mağgönül'ün “Teşvikiye-Nişantaşı” çalışmasını mutlaka okumalısınız.

Şimdi aşağıya inip Dolmabahçe Sarayı'ndan az ileriden Serencebey'e sapalım: Şâyet Yahya Kemal'e orada rastlarsanız, zaman yolculuğunda '34 ile '46 arasındaki bir güne düştünüz demektir. Hadi, o günün resmine bir de sağanak çizelim. Elbette üstadımız ıslanmamak için yokuştaki dükkânlardan birine dalacaktır. Yahya Kemal'i tanımayan dükkâncının, onu “Buyrun efendim, buyurun. Ne istiyorsunuz?” nidâsıyla karşıladığını biliyoruz. Yahya Kemal de bastonuna dayanıp, “Sadece nefesleneceğim kardeşim!” yanıtını vermiştir. Dükkâncı şaşırdığından, bu defa da “Ne işle meşgulsünüz Beyefendi?” diye soracaktır. Yahya Kemal ise istifini hiç bozmadan, “Maalesef bir işim yok, milletvekiliyim!” diyecektir. Artık bu top çevirme üzerine kırantanın, sağanak kesilip de Yahya Kemal dükkânından çıkıncaya kadar susmayı yeğlediği yazılmıştır. Onun yanıtında, Teşvikiye'nin burjuvalaşmış nüfusuyla Cumhuriyet rejiminin burjuvalaştırdıkları arasındaki büyük farkı görmenizi sağlayacak bir ton bulunduğundan eminim. Ben o tondan Yahya Kemal'in ayrıcalıklı bir tabakaya dahil edilen hüviyetinden utandığını anlıyorum, bir de siz düşünün. Neyse, bu fasla başka bir yazıda mutlaka yeniden döneceğim, çünkü şimdi '41 öncesindeki 40 numaralı iki katlı binânın önüne vardık, kapıda Mehmed Emin Yurdakul'u ve zarif zevcesi Müzeyyen Dilber Hanım'ı görüyorum. Halim, Hüseyin Ertuğrul, Âdil Oğuz ve Mebrûke çoktan yuvadan uçmuşlardır, doğruca Mehmed Emin Bey'in alt kattaki çalışma odasına geçiyoruz, dört duvar kitap! Ne var ki, bu ev '41 yılının baharında içindeki kitaplarla yanıp kül olacaktır, hemen ardındansa Müzeyyen Dilber Hanım vefât edecektir. Mehmed Emin Bey'i yaşama bağlayan hiçbir şey kalmayınca, üzüntüsünden o da hastalanıyor, '43 sonunda Amerikan Hastahânesi'ne yatırılıyor, orada yirmi beş gün kadar kaldıktan sonra '44 başında son nefesini veriyor.

Yıllar oluyor, '82 kışında Beşiktaş'ta tesadüfen çok yaşlı bir Saraylı kadınla tanışmıştım. Yokuşta bir eve film seyretmeye çağrılmıştım, kimin eviydi şimdi tam çıkaramıyorum, sanırım üniversitenin sinema kulübünden bir kızın eviydi, salonda bizden sonraki kuşaktan sekiz dokuz kadar sinema merâklısı da vardı, Saraylı'yı işte orada görmüştüm; ancak, mutfağa mı yardımcı oluyordu, yoksa arkadaşımızın annesine misâfirliğe mi gelmişti, yanıtı bende hâlâ sis içinde. Ayrıca, kadının bizlere Ayşe Sultan'ın azatlısı olarak tanıtıldığını da çok iyi anımsıyorum, ben de ona hemen Sultan II'nci Abdülhamid hakkında bir iki şey sormuştum. Bunun üzerine, bir ara kulağıma doğru eğilip, Serencebey Yokuşu'ndaki köşkte Abdülhamid'in menencitten zihinsel engelli torunu Hamid Rauf'a baktığını fısıldamıştı. O günden sonra, ismini bir türlü anımsayamadığım yaşlı kadın ara sıra aklıma gelmiyor dersem yalan olur, Hamid Rauf '82 yazında Darülaceze'ye “kimsesiz” kaydıyla getirildiğine göre, demek ki Saraylı da onu tanımamdan birkaç ay sonra, '82 yazının başında vefât etmiş olmalıydı. Kadının Hamid Rauf'a baktığı o köşk, Müşfika Kadınefendi'nin üç katlı köşkü müydü, inanın düpdübü cinsinden ukalâ dümbelekleriyle çene çalmaktan onu bir türlü soramamıştım, oysa bir devrin son tanığını elimden kaçırmıştım, budalalığımın ise sonradan farkına vardım.

Benim gençliğimde bile Beşiktaş köşkler semtiydi, Serencebey'deki bahçelerden ekşi dutlar sokağa düşer, bostanlardan küfelere yüklenmiş kabak ve lahana cinsinden zerzevat ise hamalların sırtlarında yokuş aşağıya çarşıya indirilirdi. Beşiktaş'ın çarşısı tipik bir köy içiydi, üniversite yıllarımda arkadaşlarımla sabah kahvaltısı için çok sık uğradığım Pandelli Şestakof'un 5 numaradaki salaş dükkânını yaşadığım sürece asla unutamam. Doğma büyüme Beşiktaşlı olan Pandelli veya nâm-ı diğer Pando Amca, yanlış anımsamıyorsam '58 yılında işin başına geçmiş, Manastır muhaciri dedesiyse dükkânı 1895 yılında açmış, bu durumda kapanana kadar Pando Kaymak yüz on dokuz yıl açık kalmış oluyor. Pando Amcamız bal ve kaymağı ve sütü masaya kendisi getirirdi, sucuklu yumurtayı ise arkada Yovanna Teyzemiz hazırlardı. Yovanna onun karısı mıydı, emin değilim. Hesaba gelinceyse, Pando Amcamız suratınıza şöyle bir bakar, cebinizde ne kadar para varsa anlar, ona göre de size bir şey söylerdi. Pando Amca'yı anılara bırakıp, köy içinin meyhânelerine gelelim: Hepsi de salaş mekânlardır, şâyet edebiyatımıza Neyzen Tevfik'in ve Cahit Sıtkı'nın sayesinde girmeselermiş, bugün kimsenin aklına gelmeyecekti. Neyzen '48 yılından sonra Beşiktaş'ta tayyareci Nuri Demirağ'ın kendisine tahsis etti bir hakkuranda yaşamıştır, yıkıldı yıkılacak durumdaki o ev Saman İskelesi Sokağı'ndaydı. O yılların Beşitaş sâhilini aklınıza bir getirin, Ortaköy istikametine doğru önce Odun İskelesi, ondan sonra Vapur İskelesi, ondan sonra da Saman İskelesi gözlerinizin önüne gelecektir. Bir yerde okumuştum, penceresinde kediler hiç eksik olmazmış, vefâtından çok kısa bir süre önce kendisiyle Hürriyet gazetesi için konuşan Hasan Bedrettin Ülgen ise, üstadımızın odasında beyaz bir köpek yavrusu görmüştür.

Kedi köpek demişken, hayvan sevgisinde Neyzen Tevfik bile Sultan II'nci Abdülhamid'in eline su dökemeyeceğinden, köy içinden doğruca Yıldız'a çıkalım. Sultanımızın Dolmabahçe'de geçirdiği günleri sayılıdır, otuz üç yıl kadar Yıldız'da yaşayıp son nefesini de Beylerbeyi'nde vermiştir. Tanıklıklardan daha çok Abdülhamid'in beyaz papağanı, beyaz kedisi ve siyahlı beyazlı köpeği öne çıkıyor. Dadı Kalfa denen beyaz papağanı, sarayda konuşulan her şeyi dinler, sonra da gelip Sultan'a söylermiş. Beyaz kedisi için çoğu kişi Ağa Efendi ismini veriyor, sanırım bir karıştırma var, çünkü Ağa Efendi isimli kedi Sultanın bir vakitler yanından hiç ayırmadığı koca kafalı tekiri olmalıdır, beyaz kedisinin ismiyse Pamuk'tur, yani onunla Selânik'e gidip oradan da Beylerbeyi'ne dönen cins kedisi. Çataldan yemek yiyen de odur, tekir olanı değil. Pamuk için Ankara kedisi denirse de siz pek itibar etmeyin, çünkü Yıldız kayıtlarında hiç Ankara kedisi görünmüyor, sayılanların hepsi Van kedisidir. Sultanın yanından ayırmadığı Pamuk dışında Şâle Kasr-ı Hümâyûnu Kuşluğu'nda yirmi beş, Zincirlikuyu Kasr-ı Kuşluğu'nda iki, Malta Kasr-ı Hümâyûnu Kuşluğu'nda ise dört Van kedisi kayıtlara geçmiştir. Siyahlı beyazlı köpeğine gelince, Abdülhamid'in onunla Hamidiye Camii'nin avlusunda Cuma çıkışında karşılaştığını biliyoruz. Sokaklarda epeyce kaldığından, kendisini ömrü boyunca sevecek birini şıppadak hissetmiştir, Abdülhamid de yufka yüreklidir ya, ona şeker tavırlarından ötürü Şeri ismini verip hemen Yıldız'a sokmuştur. Siz Abdülhamid'in kerimelerinin Şeri'ye “çirkin köpek” dediğine bakmayın, bir fotoğrafını görmüştüm, foksteryer hınzırlığının emsâlsiz güzelliğindedir.

Said Naum Duhanî ustamızın “Beyoğlu'nun Adı Pera İken” kitabında yazdığına göre, bir gün Şeri hastalanıyor, çağrılan veterinerse köpeğin belkemiğinde bir kırık olduğundan uyutulmasını söylüyor. Bütün mesele bunun dışarıda üzüntüsünden ucu ucuna sigara yakan Abdülhamid'e nasıl çıtlatılacağındadır. Ancak, sıkıntıya şöyle bir tanık olan Merasim Nâzırı İbrahim Paşa herkesten daha fazla kurnazdır, aklına hemen Nasrî Franko Paşa'nın kerimesi ve Naum Efendi'nin zevcesi Mari Hanım'ın Cin ismindeki foksteryeri geliyor, sanki Şeri'nin kopyasıdır, bu yüzden Şeri'nin yerine çaktırmadan Cin'i koymak istiyor. Hiç vakit kaybetmiyor, Pera'ya çıkıp Mari Hanım'ın Telgraf Sokak'taki dairesinin kapısını sertçe çalıyor. Mari Hanım elbette ayılıp bayılıyor, Köçeoğlu konağınıysa bir telâş sarıyor, Duhanîlerden kim var kim yok, hepsi Cin için gece gündüz Azîz Hubert'e dualar ediyor. Pinpirikli Sultanımız da veterineri dinlemeyip şöhretli bir hayvan cerrahı getirtince, bizim Duhanîlerin duaları kabul edilmiş oluyor, Şeri ve Cin kurtuluyorlar.

Yaza yaza yaz geldi, derelere kaz geldi, daha yazacaktım ama kalemim göze geldi: Sayfamız Sinan Paşa-i Atik Mahallesi nüfusuna kayıtlı Fikret Ürgüp'e, '43 ile '70 arasında Nüzhetiye Caddesi'nde yaşayan Sabahattin Kudret'e, Camgöz Sokağı'na kapanan Behçet Necatigil'e ve Şâir Leyla Sokağı'nda kan kusan Rüştü Onur'a yetmedi. Bana Nedîm'i de soruyorsanız, edebiyatımızda Lale Devri ruhunun en önemli temsilcisini elbette unutmadım, ancak “Bu şehr-i Sıtanbûl ki bî-misl-ü behâdır/ Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” diye döktüren firiği yelli şâirimiz, en fazla İstanbul'u mu yoksa İstanbul'un zümre-i hûbân takımından cüvânlarını mı seviyordu, işte onu yazmak ayrı bir derttir...

YORUMLAR (5)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
5 Yorum