Çocuk suçlu aldatmacası
Türkiye, peş peşe yaşanan Minguzzi ve Atlas Çağlayan cinayetlerinin oluşturduğu sarsıntıyı henüz atlatabilmiş değil.
Söz konusu cinayet mağdurlarının adalet arayışına ve büyük şehirlerde sokakları terörize eden yeni nesil çetelerin durdurulması talebine bir cevap verebilmek amacıyla, geçtiğimiz günlerde TCK ve İnfaz Kanunu’nda değişiklik yapan yeni bir yasal düzenleme hayata geçirildi.
Çocuk yaşta işlenen ağır suçlara yönelik cezaları %15-20 oranında arttırmayı, bazı yaş ve infaz indirimlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen bu düzenleme; ne yazık ki kamuoyunun beklentilerine cevap verebilecek bir içeriğe sahip görünmüyor.
Çocuk suçlu olur mu?
Meclis’ten geçen yasa, bu temel sorunun cevabını vermekten imtina etmiş, konunun özüne dair kavramsal yanılgının temelini oluşturan “suça sürüklenen çocuk” ibaresini, kelimelerle oynayıp “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirmekle yetinmiştir.
“Suça sürüklenen çocuk” kavramı, Türkiye’nin gerçeğini anlatmıyor.
Sorun, “çocuk” kavramının hukuki tanımında ve cezai ehliyet yaşı sınırlarının gereği gibi belirlenmemesinde yatıyor.
Gerçekte çocuk, 12-13 yaşın altında olanlardır.
Bunlar da zaten suç işleyemez, tetik çekemezler.
Bu yaştan sonrakiler çocuk değildir.
14 yaşından 18 yaşına kadar olan dönem, “ergenlik” veya “erken gençlik” dönemidir.
Minguzzi ve Çağlayan cinayetlerinde ve İstanbul’u kana bulayan yeni nesil çetelerin kanlı infazlarında görüldüğü üzere, 13-18 yaş arasındakiler; artık öldürme planı yapabilen, canice duygular besleyen, bilinçli şekilde mermi sıkıp acımasızca insan bıçaklayabilen kişilerdir.
Bu yaş diliminde olup cinayet işleyen kişi, artık çocuk değil; gerçek bir katil, bir “genç suçludur.”
Çocukluktan itibaren benliğin oluşumu, kendi başına karar verme iradesi ve sonuç alıcı eylemde bulunma becerisi; belli biyolojik döngüleri izler, kademeli olarak ilerler ve bir kaç yıllık zamana yayılır.
Eğer biyolojik olgunlaşma kişiye bu iradeyi kademeli bir süreçte kazandırıyorsa; cezai sorumluluk da aynı esneklikle ve aynı değişim süreci içinde değerlendirilmelidir.
Ne var ki yeni düzenleme, bu psişik ve biyolojik değişim gerçeğini yok sayarak katı yaş sınırlarını aynen korumayı sürdürmüş; suçlunun eylemindeki kastı ve beceriyi biyolojik olarak ölçecek esnek bir mekanizma getirmek yerine; 18 yaşına kadar herkesi “çocuk” kabul eden o klasik ceza ehliyeti şablonunu savunmaya devam etmiştir.
Elbette burada kastedilen, onlara tam bir yetişkin olarak değil; ancak eylemlerinin vahametine uygun, “yetişkinlere yakın şiddette” cezalar verilmesidir.
Çetelerin 18 yaş altı gençleri “silah” olarak kullanmasına rağmen; yasaların ısrarla 18 yaş altındakileri homojen olarak “çocuk” kategorisinde tutmasının temel sebebinin, Avrupa İnsan Hakları ve Kara Avrupası ceza hukuku normları olduğunu söyleyebiliriz
Kıta Avrupası modeli, suçlunun biyolojik gelişimine, cinayetin vahametine veya failin profesyonel bir tetikçi gibi hareket edip etmediğine bakmayıp; takvim yaşını mutlak bir dogma olarak kabul ediyor ve 18 yaş altındaki herkesin, eylemi ne olursa olsun “rehabilite edilebilir çocuk” olduğunu varsayıyor. Bunun açık anlamı, Türkiye’nin, uluslararası sözleşmelerin koyduğu standartlar (AİHM, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi vb.) nedeniyle; hukuku toplumsal gerçekliğe uydurmak yerine, Avrupa’nın bu farazi yaş kalıplarına mahkûm etmiş olmasıdır.
Oysa ABD yargı sistemi, Avrupa’dakinden farklı olarak, “yaşa değil, eylemin ağırlığına ve suç işleme iradesine bakılması” yaklaşımına dayanıyor. ABD’nin bu konudaki yargı anlayışının temelinde, “suçu işleyecek kadar büyüksen, cezasını çekecek kadar da büyüksün” felsefesi yatar.
Dolayısıyla; 18 yaş altındaki ağır suç faillerinin “ergen suçlu” statüsünde yetişkinlere yakın cezalar alması talebi hukuken imkânsız veya ütopik bir fikir değildir. Aksine bu yaklaşım; Anglo-Sakson coğrafyada çetelerin çocuk yaş zırhının arkasına saklanmasını engellemek için yıllardır uygulanan, sosyolojik gerçekliğe ve kamu güvenliğine en uygun rasyonel çözümdür.
Yeni düzenlemede, kasten öldürme gibi ağır suçlarda 15-18 yaş grubu için hakime “yaş indirimini iptal etme” yetkisi verilmiş, 15 yaş altı faillerin cezaevindeki “1 gününün 2 gün sayılması” kuralı iptal edilerek “fiili yatar süreleri” matematiksel olarak uzatılmıştır. Ayrıca çocukların doğrudan açık eğitimevlerine gitmesi de zorlaştırılmıştır.
Yeni düzenleme, cezaları %15-20 bandında ağırlaştırarak “cezasızlık algısını” bir miktar kırmış olsa da; sorunun özünü çözmekten hayli uzak kalmıştır. Mahkemede ceza üst sınırını ne kadar artırırsanız artırın; infaz kanunu, aflar ve erken tahliyeler olduğu sürece bu adımlar dikkate değer bir sonuç getirmeyecektir. Burada temel sorun, müebbet hapis cezasını bile budayıp kuşa çeviren, tutukluyu olur olmaz sebeplerle, açık cezaevine çıkarma veya iyi hal bahaneleriyle dışarı salan yetersiz “ceza infaz sistemidir.”
Yeni nesil suç örgütlerinin cinayetleri özellikle 18 yaş altındakilere işlettirmesinin asıl sebebi de doğrudan doğruya sistemin bu zafiyeti; yani faillere verilecek ceza “kâğıt üzerinde uzun görünse de,” hapiste gerçekte “cinayet işlemeyi göze almalarını sağlayacak kadar az” yatacak olmalarıdır.
Elbette genç suçluların yetişkinlerden ayrı olarak “genç cezaevlerinde” yatmaları doğru bir yaklaşımdır. Ancak aileleri parçalanmış veya suça meyilli ortamlarda büyüyen bu kişileri, ıslah etmeden veya cezalandırmadan tekrar toplumun içine salmak çözüm değildir. Önemli olan, içeride gerçekten bir daha suç işlemeye fırsat bulamayacak kadar yatmalarını sağlayarak, masum insanlara zarar vermelerini kalıcı olarak önlemektir.
