Devlet, kendi personeliyle binalarının temizliğini yaptıramıyor
Türkiye’de kamu kurumlarında, okullarda ve hastanelerde temizlik, güvenlik ve lojistik gibi destek hizmetlerinin yürütülmesinde yaşanan operasyonel kriz, son 30 yılda değişen istihdam modellerinin, hukuki içtihatların, sendikal dengelerin ve yönetim pratiklerinin birbiriyle kesiştiği çok boyutlu yapısal bir çıkmaza dönüştü.
Devlet basit ve kolay görünen bu hizmetleri yerine getirmede o kadar aciz ki, kendisine ait binaların temizlik bakım ve işletme hizmetlerini kendi personeli eliyle yerine getiremiyor.
1990’lar öncesinde bu hizmetler 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamındaki Yardımcı Hizmetler Sınıfı personeli, yani klasik adıyla müstahdemler tarafından yürütülüyordu.
Daha sonra, 90’larda popüler olan “yeni kamu işletmeciliği” anlayışı gereği, devletin ana uzmanlık alanlarına odaklanması;, temizlik ve lojistik gibi destek hizmetlerini ihale yoluyla “dışarıdan (özel sektörden) tedarik” yoluyla karşılaması yöntemi benimsenmeye başlandı. Bu bağlamda 2000’lerden sonra bu hizmetleri devralan taşeron şirketler, personelini çoğunlukla asgari ücretle, esnek vardiyalarla ve performans baskısıyla çalıştırdığı için kamu binalarında temizlik ve bakım ilk etapta sorunsuz ve düşük maliyetle karşılandı.
Ancak, bu sistemin işçi aleyhine güvencesizlik, kıdem tazminatı kayıpları ve sendikalaşma engelleri oluşturması; zamanla devlete karşı ciddi hukuki dava süreçlerinin başlatılmasına yol açtı. Taşeron personeli, kamu kurumlarının hileli (muvazaalı) alt işverenlik yaptığını, şirketlerin yalnızca kâğıt üzerinde aracı olduğunu ve fiilen kurumların asıl işlerini yaptıklarını belirterek mahkemelere başvurdu. Yargıtay’ın özellikle Karayolları Genel Müdürlüğü ve hastaneler nezdinde işçiler lehine verdiği muvazaa kararları, devleti milyarlarca liralık geriye dönük tazminat yüküyle karşı karşıya bıraktı.
Diğer taraftan seçim dönemlerinde oy kazanma kaygısının da etkili olması sonucu, kamu kadrolarına kitlesel geçiş dalgaları başladı.
Böylelikle 2007, 2014-2015, 2017-2018 yıllarında olmak üzere dalgalar halinde toplam 1 milyon 300 bin taşeron işçisi 4/D “sürekli işçi” kadrosunda devlete geçti.
Ne yazık ki, kadroya geçişle birlikte sahada esaslı bir verim artışı beklenirken bu statüde personel çalıştıran tüm kurumlarda ciddi bir operasyonel kilitlenme yaşanıyor.
Daha önce asgari ücretle çalışan personele eksiksiz yaptırılan temizlik hizmeti, kadroya geçirilip maaşları ve yan hakları katlanan kişilere, önceki aldıklarının 3-4 katı maaşla yaptırılamaz hale geldi.
İşten çıkarılma riski bulunmayan, üstelik ek ödemelerle amirinden veya kurumdaki mühendis, müfettiş, uzman gibi nitelikli kariyer gruplarından daha yüksek gelir elde eden yeni “kamu işçisi”personelin sahada fiilen temizlik yapması beklenemez oldu.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “45 bin kadrolu temizlik personeli var; ama çalışmıyorlar, kendilerinden verim alamıyoruz” ifadesi bu konuda devletin yaşadığı başarısızlığı ve acziyeti açıkça ortaya koyuyor.
Bu yapısal anomalinin ortaya çıkardığı verimsizlik ve maaş dengesizliği, kamu kurumlarında personel arasındaki çalışma düzenini ve iş huzurunu bozduğu gibi; kamu yönetimini hem mali kaynak hem de idari işleyiş açısından bir tıkanmaya doğru sürüklüyor.
Peki bu neden böyle oluyor?
Hem özel sektördeki işçiler, hem kamu personeli statüsündeki işçiler 4857 sayılı İş Kanununa tabi olarak istihdam ediliyor. Özeldeki işçiler görevlerini yerine getirmediklerinde iş akitlerinin feshine kadar varan müeyyideler uygulandığı halde; kamuda nasıl kendi başlarına buyruk davranabiliyor, işlerini aksattıklarında, değil işten çıkarmak, kendilerine basit yaptırımlar bile uygulanamıyor?
4/D sürekli işçilere yaptırım uygulanamamasının temelinde hem idari zaaflar hem de yargısal yorum farklılıkları yer alıyor. Aynı İş Kanunu özel sektörde işini yapmayan çalışanın tazminatlı veya tazminatsız feshine imkan tanırken, kamuda mahkemeler “feshin son çare olması” ilkesini çok daha katı olarak uyguluyorlar. Yargı, özel sektörde alternatif departman imkanı bulunmadığını kabul ederken, devleti “sonsuz imkânı olan devasa bir organizasyon” olarak gördüğü için; temizlik yapmayan personelin başka bir masada, danışmada veya kurumda değerlendirilmesi gerektiğini savunarak fesihleri iptal edip doğrudan işe iade ve yüklü tazminat kararları veriyor.
Diğer taraftan, özel sektör fesih sürecini profesyonel İK süreçleri, yazılı ihtarlar ve somut performans planlarıyla adım adım belgelerken; kamu yöneticilerinin usul ve savunma süreçlerinde yaptığı şekil hataları davaların kaybedilmesine neden oluyor. Buna, 4/D kadrolarının tamamının güçlü toplu İş sözleşmeleri ve sendika temsilcilerinin yer aldığı disiplin kurulları ile korunması da eklenince bu türden sorunlu kamu personelinin nasıl devlete yapışıp kaldığını anlayabiliyoruz.
Türkiye’deki krizin aşılması;
-Temizlik kadrosundaki personelin görev tanımı dışındaki masa başı birimlerde çalıştırılmasının kesin olarak yasaklanmasını,
-Sahadan kaçış aracı haline gelen sağlık raporlarının bağımsız hakem hastanelerce periyodik denetlenmesini,
-Somut kamera ve tutanak kayıtlarına dayalı hızlı bir performans ve disiplin mekanizmasının yasal olarak güçlendirilmesini,
-Kamu çerçeve protokollerinde ücret dengesinin rasyonel bir hiyerarşiye oturtulmasını,
-Kamu yönetiminin personel kiralama mantığından çıkarak doğrudan hijyen standardını denetleyen profesyonel tesis yönetimi modellerini esas almasını,
-İşlerini savsaklayanlar hakkında ilgili disiplin ve İş Kanunu hükümlerinin tavizsiz uygulanmasını gerektiriyor.
