“Emir kulu” bir memur olmak, robotlaşmayı gerektirir mi?

Geçtiğimiz Pazar günü yapılan ÖYS sınavından, sınava geç kalan adaylara ait görüntüler sosyal medyada sıkça yer aldı.

Bunlardan birini yansıtan bir videoda; sınava geç kalan ve içeriye girebilmek üzere koştuğu halde tam kapının önüne geldiğinde, görevlinin kapıyı kapatması nedeniyle sınava giremeyen genç bir kıza ait görüntüler viral oldu.

Videoda adayın sınava katılabilmek için canhıraş bir gayret göstermesine rağmen, görevlinin kapıyı biraz ağırdan alarak kapatması halinde içeriye girebilecek iken; hızlı bir hamle ile kapatması sonucu dışarıda kalması kamuoyunda büyük tepki oluşturdu. Ardından, sosyal medya platformlarında, adayın bir yıl kaybetmesine neden olan bu uygulamanın kabul edilemeyecek ölçüde katı ve hoşgörüsüz olduğuna dair tartışmaların doğmasına yol açtı.

Sonrasında, sınavı düzenleyen Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi’nin; kapıyı kapatarak adayı içeriye almayan görevli hakkında görevini kötüye kullanmaktan soruşturma açtığı yönünde haberler medyada yer aldı.

Bir kaç saniyelik sıradan bir idari uygulama gibi görünen bu olay, yalnızca bir sınav görevlisinin davranışı ya da sınava yetişemeyen bir adayın yaşadığı mağduriyetten ibaret değildir. Aslında çok daha geniş bir çerçevede; hukuk devletinin işleyişi, kuralların varlık amacı, kamu görevlisinin rolü, bürokratik kültürün niteliği, takdir yetkisinin sınırları, standartlaşma ile makuliyet arasındaki denge, eşitlik ile hakkaniyet arasındaki ilişki ve toplum vicdanının hukuk düzenindeki yeri gibi birçok temel meseleyi aynı anda tartışmaya değer niteliktedir.

Görevlinin, hayli yadırganacak nitelikteki bu davranışının arkasında hangi nedenler yer almış olabilir?

Acaba düşünüldüğü gibi duyarsız ve empatiden yoksun biri midir? Yoksa sadece görevini harfiyen yerine getirme saplantısıyla mı hareket etmiştir?

“Adayın kapıya erişmesine ramak kalmışken, görevlinin hızlı bir hamle ile ondan erken davranıp kapıyı kapatmasının,” gaddarlığından veya onun hakkını gasp etme isteğinden değil; kendisine verilen görevi harfiyen ve saniyesinde yerine getirme rolünü üstlenmesi ve bunu eksiksiz yerine getirme çabasından kaynaklandığı düşünülebilir.

1-2 saniye ağır davransa, aday kapıdan içeriye girebilecek. Ama bu durumda süre aşımı sebebiyle kendisine verilen emri zamanında yerine getirmemiş olacak.

Bunlardan hangisini doğru bulmamız gerekir?
-Kapıyı kapatmayı kasten 1-2 saniye geciktirerek adayın içeriye girmesini sağlamak mı?
-Kapıyı tam zamanında kapatıp görevini yerine getirmek, ancak bunun sonucu olarak adayın bir yıl kaybetmesine neden olmak mı?

Bu, gerçekten içinden çıkılması zor bir durum.

-Eğer kapıdaki görevli bir robot olsaydı, hiçbirimiz onu suçlamayacak; sadece programlandığı görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyleyecektik.
-Olayı tüm çıplaklığıyla videodan izleyen bizler ise, aynı davranışı bir insan yaptığı için onu gaddarlıkla suçluyoruz. Neden? Çünkü karşımızda bir makine değil, muhakeme yeteneğine sahip bir insan görüyoruz.

İşte tartışmanın düğüm noktası tam da burası...

Toplum, kamu görevlisinden hem kuralları eksiksiz uygulamasını hem de gerektiğinde insani muhakemede bulunmasını bekliyor. Ancak bu iki beklenti her zaman birbiriyle uyumlu olmuyor. Birinin yerine getirilmesi, çoğu zaman diğerinin eleştirilmesine yol açıyor.

Görevin robot tarafından yapılması halinde, sonucu doğru ve normal bulmak; insan tarafından yapılması halinde ise yanlış bulmak ve eleştirmek, aslında kendi ahlaki tutarlılığımızdaki zaafların ve toplumsal beklentilerimizdeki çelişkilerin bir göstergesi…

Olayı bütünüyle irdelediğimizde, şu sorun alanları ve tartışma konuları ortaya çıkıyor:

ÖYS sistemi, yarışmada milyonlarca aday arasında mutlak eşitliği sağlayabilmek üzere, saniyesine kadar belirlenmiş hassas zaman ölçütleri ve oldukça ayrıntılı kurallar üzerine kuruludur. Kapının bir kişi için geç kapatılması; “neden benim için de yapılmadı?” sorusunu beraberinde getirir. Dolayısıyla kuralın amacı yalnızca kapıyı kapatmak değil, bütün adaylara aynı standardı uygulamaktır. Bu, hukuk devletinin temel dayanaklarından olan, “öngörülebilirlik ve “eşit muamele” ilkelerinin gereğidir.

Ancak tam bu noktada, şu soru önem kazanmaya başlıyor:

“Getirilen idari düzenlemenin amacı, adaleti sağlamak mıdır, yoksa sadece kurallara eksiksiz uyulmasını sağlamak mıdır? Eğer bir uygulama, toplumun ezici çoğunluğunda hakkaniyet duygusunu zedeliyor ve vicdani bulunmuyorsa, belki de tartışılması gereken görevli değil; kuralın kendisidir.

Diğer taraftan, ortada yaman bir çelişki ve ironik bir durum var:

ÖYS sınavlarında, “zaman limitini” saniyesi saniyesine uygulayan ve bunu genel olarak tartışmayan bizler; kamu yararı, hukuk devleti ve toplumsal adalet açısından çok daha ağır sonuçlar doğuran;
-Kamu arazilerinin işgali,
-Orman alanlarının talanı,
-İmar planlarının delinmesi ve ihlali,
-Vergi yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi,
-Emeklilik yaş sınırlarının sürekli değiştirilmesi gibi konularda aynı hassasiyeti göstermiyor; yasa ihlallerini affediyor, istisnalar getiriyor ve kuralları esnetiyoruz.

İşte, asıl çelişki de burada yatıyor. Toplum olarak bazı alanlarda kuralları milimetrik hassasiyetle uygularken; toplumsal adaletin zedelendiği ve kamu çıkarının çok daha büyük zarar gördüğü konularda “idare eder,” “bir kereden bir şey olmaz” anlayışıyla hareket ederek hukukun özünü rahatlıkla çiğneyebiliyoruz.

Bahçedekiler önce adaya yetişmesi için “Koş! Koş! Koş!” diye tezahürat yapıyor; içeri alınmayınca da görevliye “Al! Al! Al!” diye topluca baskı yapıyor.

Bu görüntü de aslında toplum psikolojisinin akıl dışı boyutlarını ve şartlara göre değişebildiğini gösteriyor. İnsanlar, çoğu durumda olayların insani yönüne odaklanıyor; sistemin kurallar çerçevesinde işlemesini ise ikinci plana atıyor.

ÖSYM’nin soruşturma açması ve bunu kamuoyuna duyurması ise ayrı bir tartışma konusu…Eğer görevli yürürlükteki talimatı aynen uyguladıysa, açılan soruşturmanın gerekçesi nedir? Eğer uygulama haksız bir sonuca yol açıyorsa, dayandığı kurallar neden değiştirilmiyor?

Gerçi merkez, yaptığı son açıklama ile, görevli memurun kapıyı kapatmasında kurallara aykırılık görülmediğini kamuoyuna duyurmuş bulunuyor.

Yaşanan olay ve ardından gelen tartışmalar, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:

Adayların içeriye alınmasında, “olimpik 100 metre koşusu hassasiyetinde” bir zaman ölçümü mü gerekiyor?

Eğer görevlilere;
-“Saat, 09.59’u geçip tam 10.00’un üzerine geldiği zaman, saniye bile geciktirmeden kapıyı kapatacaksınız; hiç bir inisiyatif kullanma hakkınız yok” şeklinde keskin bir talimat verildiyse,
-Kapıdaki görevli de saatine bakarak tamı tamına bunu uyguladıysa, bu kişiyi nasıl yargılayacaksınız?

Elbette, 1-2 saniye ağırdan alınsa, aday içeriye girebilecekti. Arkasında başka biri de yoktu…

Ve sırf “talimata uyalım” diye kapının alelacele kapatılmasının, izahı mümkün olmayan bir tuhaflık doğurduğu gerçeği de reddedilemez.

Sorun, belki sistemde hakim olan aşırı “normatif ve mekanik” bakış açısında…

Memurun “sıfır inisiyatif” anlayışıyla görev yapması; insan doğasına, toplumsal gerçekliğe ve kamu yönetiminin ruhuna gerçekten uygun mudur?

İnsan; aklı, vicdanı, empatisi ve muhakeme yeteneği olan biyolojik ve sosyal bir varlıktır. Kamu görevlisi de, temelde insan olması hasebiyle bu özelliklerinden tamamen arındırılmış bir makine değildir.

Toplumlar; canlı organizmalar gibi değişken, esnek ve sürekli yeni durumlar üreten yapılardır. Bu nedenle hukuk sistemlerini sadece katı kurallardan ibaret normatif yapılar olarak görmek doğru değildir. Bu bağlamda tüm hukuk sistemleri; hakkaniyet, ölçülülük, makuliyet ve kamu vicdanı gibi ilkelerle tamamlanır.

Aslında bu olayda ne yalnızca görevliyi suçlamak ne de yalnızca adayı haklı görmek meseleyi açıklamaya yeterli olabilir.

Belki de bu noktada doğru soru “Memur inisiyatif kullansın mı?” değildir. Asıl soru; “memurun hangi durumlarda, hangi sınırlar içinde ve hangi objektif ölçütlerle inisiyatif kullanabileceği,” “mutlak standartlaşmanın mı yoksa makul ölçüde insani muhakemenin mi daha sağlıklı bir kamu düzeni oluşturacağı” ve “toplum olarak hangi durumlarda katılığı, hangi durumlarda esnekliği meşru görmemiz gerektiği” olmalıdır. Çünkü “sınırsız inisiyatif,” insanları keyfiliğe; “sıfır inisiyatif” ise birer robota dönüştürebilir. Sağlıklı toplumsal yapılar ve yönetim sistemleri ise, bu ikisinin arasındaki dengeyi kurabildiği ölçüde gerçekleştirilebilir.

Güçlü devlet; kurallarını herkese eşit uygulayan devlettir. Güçlü toplum ise, bu kuralların, gerektiğinde hakkaniyet, makuliyet ve kamu vicdanı ile yeniden değerlendirilebilmesini sağlayabilen toplumdur. Çünkü hukuk, yalnızca kuralları matematiksel bir kesinlikle uygulamak için değil; aynı zamanda adaleti sağlamak için vardır.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.