Yargıda rüşvet sorunu

Yargıda rüşvet ve nüfuz ticareti iddiaları, uzun süredir sosyal medyanın gündemini işgal ediyor.

Özellikle ceza soruşturması ve kovuşturmalarında; tutuklama, tahliye, erişimin engellenmesi ve benzeri kritik kararların maddi menfaat karşılığında verildiğine, bazı dosyaların belirli aracılar veya avukatlar üzerinden yönlendirildiğine ilişkin iddialar; artık münferit söylenti ve yakınmaların ötesine geçerek kamuoyunda ve sosyal medya platformlarında açıkça tartışılır hale geldi.

Bu bağlamda;
-Geçtiğimiz yıl, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının, adliyedeki bazı yargı mensuplarının rüşvet aldıklarına; aracılık, iş takibi ve usulsüzlük yaptıklarına dair HSK’ya yazılı bildirimde bulunduğu ve şikayet edilenler hakkında soruşturma açıldığı,
-Danıştay 5’inci Dairesinin, bir FETÖ şüphelisini serbest bırakma karşılığında 50 bin Dolar rüşvet alırken yakalanan ve meslekten ihraç edilen hakimin görevine geri dönme ve özlük haklarının iadesi talebiyle açtığı davayı reddettiği,
-Rüşvet karşılığı tutukluları tahliye ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma açılan hakime 3 ay görevden uzaklaştırma cezası verildiği,
-Haziran ayında Adana’da görev yapan bir ağır ceza mahkemesi hâkiminin, bazı şüpheli ve sanıkları maddi menfaat karşılığında tahliye ettiği yönündeki iddialar üzerine HSK tarafından üç ay süreyle tedbiren görevden uzaklaştırıldığı haberleri medyada yer aldı.

Bu veriler çerçevesinde, önümüzde iki temel olgu bulunuyor: Bir tarafta doğruluğu her somut olay bakımından ayrıca araştırılması gereken, fakat kamuoyunda ve hukuk çevrelerinde yaygın biçimde dile getirilen rüşvet, aracılık ve usulsüzlük iddiaları; diğer tarafta ise, HSK’ya kadar ulaşmış başvurular, açılmış soruşturmalar, görevden uzaklaştırmalar ve çok az sayıda da olsa “meslekten çıkarma” kararları.

“Tutuklanma” ve “tahliye edilme…”

İnsanın hürriyetinin tümüyle kısıtlanması veya yeniden özgürlüğüne kavuşturulmasıyla ilgili iki uç nokta…

Bu iki karar, hangi süreçlerle tesis ediliyor ve nasıl veriliyor?

Cumhuriyet savcısının talebi üzerine yetkili hakim veya mahkemenin kararıyla…

İnsan hayatının paha biçilemez değerdeki bir döneminin dört duvar arasında geçirilmesine veya bu cendereden kurtarılmasına karar verenlerin ellerinde tuttukları böylesine can alıcı veya özgürlük bahşedici bir yetkinin ne denli önemli olduğunu ve ne derece büyük bir sorumluluk gerektirdiğini düşünün.

Özgürlük hakkında karar verme yetkisini elinde bulunduran ve bu süreci yöneten otorite temsilcilerinin sahip oldukları belirleyici rol ve kudret, bize;
-Ceza avukatlığının neden avukatlık branşları arasında en yüksek ilgi, itibar ve kazanç düzeyine sahip olanlardan biri olduğunu,
-Ceza soruşturması veya yargılamasına muhatap olanların, özgürlüklerini elde etmek için neden akıl almaz servetler ödemeye hazır olduklarını anlatıyor.

Sözünü ettiğimiz medya kaynaklarında, her somut olay bakımından belge ve tanıklıklarla delillendirilmiş olmasa bile;
-Avanta ve rüşvet devşirmek amacıyla bazı zanlı ve şüpheliler üzerinde kumpaslar kurulduğu,
-Normal şartlarda zanlı veya şüpheli niteliği taşımayan, haklarında yeterli suç şüphesi ve dolayısıyla soruşturulmalarını gerektirecek bir sebep bulunmayan kişilerin; yapay kurgular, senaryolar ve tertiplerle suç şüphesi altında bırakılıp çaresiz duruma düşürüldükleri, para sızdırılmak üzere gözaltı veya tutuklama yetkisinin kendilerine karşı bir baskı ve yıldırma aracı aracı olarak kullanıldığı,
-Bu şekilde çaresiz duruma düşürüldüğü ileri süren mağdurların, başlarına gelen felaketten kurtulabilmek amacıyla belirli avukatlara veya aracılara yönlendirildikleri; avukatlık bedeli görüntüsü altında astronomik miktarlarda rüşvet veya avanta ödemeye mecbur bırakıldıkları yüksek sesle dillendiriliyor. Hatta “rüşvet vererek tahliye olduklarını” beyan edenlerin açıklamalarına sosyal medyada da rastlıyoruz.

Bu konuda medyada yer alan bazı mesaj ve paylaşımlardaki bilgi ve değerlendirmeleri, adli birim ve dava konusuyla ilgili isimlere yer vermeden ortaya koymak; yargıdaki mevcut tablonun daha net anlaşılabilmesi açısından faydalı olacaktır:

Bir avukatın paylaşımı:

……… adliyesinde, uluorta yapılan rüşvet çarkı şu şekilde işliyor:

Eski tutuksuz dosyaları raflardan indirip karıştırıyorlar. Ek ifade almak için bir bahane oluşturup önce ek ifadeye çağırıyorlar. Kişi ek ifadesi alınıp tutukluluğa sevkediliyor. Sonrasında sulh cezalar da talimat almış gibi her sevk edileni tutukluyor. Konu itirazen asliye cezaya geldiğinde söz birliği yapılmış gibi dosyalara bakılmadan reddediliyor.

İsyan ediyorsunuz, başsavcılığa çıkıyorsunuz. Başsavcı vekili olduğunu söyleyen biri karşısınıza çıkıyor; ‘tutukluluk süresi 1 yıldan kısa ise, savcılarımıza karışmıyoruz. Ayrıca ‘adliyede ortalama tutukluluk süresi 1 yıl sürebilir’ diyor. Yani aba altından, ‘ya rüşvet payımı getir ya da bir yılı gözden çıkar’ diyorlar.

Geçen hafta bir meslektaşın ricasıyla cezaevinde ziyaret ettiğim bir şüpheli, adliyede dönen rüşvet çarkını anlattı: Kendisini zamanaşımına uğramış iddia kapsamında, mükerrer bir soruşturmada ek ifade bahanesiyle çağırıp ek ifade alıp tutuklamışlar. Aynı dosyadaki şüphelilerin bir kısmı kısa süre içinde bir ay dolmadan tahliye edilmiş. Tahliye etmenin usulünü anlattı bana tutuklu şüpheli…Ama hala tutuklu….Tahliye olsun belki devamını anlatırız.

Peki, yargıda cayır cayır rüşvet alındığına ve verildiğine dair haberler, beyanlar ve şayialar yaygın şekilde ve sıklıkla dile getirildiği halde; acaba bunların ne kadarı yargı mekanizmasının kendi mesleki denetim, soruşturma ve yargılama süreçlerine konu oluyor ve en önemlisi bunlardan ne kadarı hakkında gerekli disiplin ve meslekten çıkarma cezası veriliyor?

Meslekten atılanlar acaba yalnızca rüşvet alırken “suçüstü” yapılanlar mı?

Galiba, çoğunluğu başka sebeplerle meslekten çıkarılanlar.

Resmi olarak ortaya çıkarılan rüşvet vakaları, nihayet adli denetim mekanizmasına ihbar ve şikayet yoluyla intikal ettirilenlerden, yapılan soruşturma sonucu ancak kesin olarak kanıtlanabilmiş vakalardır. Rüşvetin gerçek yaygınlığı, elbette bu tabloya yansıyan rakamlarla sınırlı değildir ve gerçek sayının, “olasılıklar teorisine” gör bunun kat be kat üzerinde olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

Neden? Çünkü rüşvet gibi gizlilik içerisinde gerçekleştirilen bir eylemi, suçüstüyle tespit etmek son derece zor.

Soruşturma, yargılama ve cezalandırmaya ilişkin mevzuatımıza göre; bir kişi hakkında rüşvet nedeniyle cezai ve idari müeyyide uygulanabilmesi için karşı taraftan para veya menfaat sağladığının kesin ve somut delillerle ispatlanması ve bu suçtan kesim hüküm giymesi gerekiyor.

Bir kişinin rüşvet nedeniyle meslekten çıkarılabilmesi için, adeta noter tasdikli, fotoğraflı ve belgeli bir işlem mi yapılması gerekiyor? Bunu ne kadar sağlayabilirsiniz?

Peki ya suçüstü yapılma imkânı bulunmadığı için haklarındaki ciddi rüşvet iddiaları kanıtlanamayanlar?

Rüşvet, doğası gereği açıkta değil; gizlilik içinde ve özel tekniklerle gerçekleştirilen bir suçtur. İşlemi saklama konusunda iki tarafın da ortak çıkarı bulunduğu için, para çoğu defa doğrudan el değiştirmez; aracılar, paravan şirketler, üçüncü kişiler veya başka ekonomik ilişkiler kullanılır.

Bu sebeple, yalnızca suçüstü tutanağı, tanık beyanı, seri numaralı para benzeri mutlak ve kesin delilleri rüşvetin varlığının yegane kanıtı saymak; bunlar bulunmadığı takdirde rüşvetin olmadığı hükmüne varmak, gerçeğe karşı kör ve sağır olmak anlamına gelir. Hatta bu türden kesin delillerin bulunmaması halinde rüşvetin yok sayıldığı bir sistem, sadece eksik işleyen değil; umursamazlık nedeniyle veya kasıtlı olarak felç edilmiş bir hukuk sisteminin varlığına işaret eder.

Rüşveti açıkça kendini ele verecek şekilde almak ne derece saflık ve ahmaklıksa; rüşvetin kanıtlanması için yukarıdaki gibi kesin ve mutlak deliller aramak da o ölçüde saflık ve ahmaklıktır. Hatta, rüşvetin kanıtlanmasını "sadece elden para alırken yakalamaya" veya “kolaylıkla elde edilebilir bir belgeye” indirgemek, hukuken "dikkatli olan hiçbir rüşvetçiye dokunmayacağız" demenin bir başka ifadesidir.

Bir kişi hakkında sosyal medyada iddia bulunması, o kişinin rüşvet aldığı veya suç işlediği anlamına gelmez. İddia ile sabit olgu arasındaki sınır özellikle yargı mensupları bakımından titizlikle korunmalıdır.

Fakat bunun karşısında başka bir yanlışlığa da düşülmemelidir: “Kesin deliller ve dolayısıyla mahkûmiyet yoksa ortada rüşvete dair yapılacak hiçbir şey yoktur” yaklaşımı da kurumsal denetim açısından yeterli değildir. Ceza mahkumiyeti için gereken “ispat standardı” ile idari denetim, risk analizi, teftiş veya disiplin soruşturması başlatılması için aranması gereken “emare seviyesi” aynı olmak zorunda değildir.

Dolayısıyla bu ölümcül virüsün yargının bünyesinden temizlenmesi için, mevcut statik, mekanik ve mutlakçı kanıt bulma saplantısından uzaklaşmak; proaktif, çok yönlü, dolaylı faktörleri ve değişkenleri dikkate alan, rüşvet şüphelisini sonuçlardan yola çıkıp ilişkileriyle birlikte ve bütüncül olarak değerlendiren dinamik bir soruşturma ve yargılama anlayışını benimsemek kaçınılmazdır.

Bu, emareleri değerlendiren, riskleri izleyen, gerekli hallerde inceleme ve soruşturmayı kendiliğinden başlatabilen daha duyarlı ve etkili bir mesleki izleme, denetim ve yargılama sisteminin oluşturulması demektir.

Peki bunu nasıl sağlayacağız?:

Aynı veya benzer davalarda suçlanan bazı kişiler hakkında tutuklama kararı verilmezken, bazıları hakkında verilmesi; bazı kişilerin tahliye talepleri sürekli reddedilirken, daha ağır ithamlarla karşı karşıya bulunan veya haklarında daha güçlü deliller olduğu düşünülen başka kişiler hakkında tahliye kararı verilmesi, elbette bu konuda rüşvet kuşkusu doğuran önemli bir soru işareti olarak değerlendirilmelidir. Bu tür kararlar (tahliye kararları) bir iddia durumunda, hatta genel bir program çerçevesinde, yaygın ve rutin olarak özellikle mercek altına alınmalıdır.

Yargıda, hakkında yolsuzluk soruşturması açıldıktan sonra delil yetersizliği nedeniyle takipsizlik verilen veya beraat eden bir hakim ya da başka bir yargı mensubunun yeniden aynı hassas karar yetkilerini kullanacağı bir göreve dönmesi, üzerinde durulması gereken ciddi bir meseledir. Nitekim, bu tür soruşturma ve yargılamaları geçirdikten sonra, bazı disiplin cezaları veya “yer değiştirme cezasıyla” görevlerine devam eden yargı mensuplarına dair yaygın örnekler mevcuttur.

Bu doğru ve kabul edilebilir bir durum mudur?

Yolsuzluk nedeniyle soruşturma geçiren bir yargı mensubu hakkında kesin deliller elde edilememesi ve mahkumiyet hükmü kurulamamış olması; hakkındaki şaibenin ortadan kalktığı, dolayısıyla kesin suçsuz olduğu anlamına gelmez. Özellikle yargı gibi güven ve tarafsızlık üzerine kurulu bir kurum bakımından, “ceza sorumluluğunun” kanıtlanamamış olması ile, “ortaya çıkan ciddi mesleki şaibenin bütünüyle ortadan kalkması” aynı şey değildir. Bir hakim yalnızca dürüst olmakla değil, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumda “haklı ve objektif kuşku doğurmamasını sağlayacak” bir tutum ve davranış içinde bulunmakla da yükümlüdür.

Çünkü yargı mesleği şaibe kaldırmaz.

Yolsuzluğa bulaştığı usulüne uygun bir soruşturma sonucunda ortaya konulan yargı mensuplarına meslekten çıkarılmalarını gerektirecek kesin kanıtların mevcut olmadığı durumlarda;
-Yeniden kürsü görevi verilmemeli,
-Karar yetkisinin bulunmadığı idari veya hukuki mütalaa niteliğindeki görevlerde değerlendirilmeleri düşünülmeli,
-Kazanılmış haklar çerçevesinde mümkün olduğu ölçüde emekli edilmeleri seçeneği işletilmelidir.

Haklarında rüşvet iddiaları bulunan yargı mensuplarının, maaşlarıyla açıklanamayan malvarlığı ve servet edinmiş olmaları, hüküm tesisinde temel bir çelişki ve veri olarak dikkate alınmalıdır.

Yargı mensuplarına sağlanan mesleki güvencelerin ve özel yargılanma usullerinin, ciddi ve yaygın yolsuzluk emarelerinin araştırılmasını güçleştiren katı bir “koruma kalkanına” veya geleneksel bir himaye kültürüne dönüşmesi, halkın yargıya olan güvenini aşındıran ve hukuk devletini zedeleyen ciddi bir tehlikedir.

Bu noktada temel soru; yargı mensuplarını mesnetsiz itham ve baskılardan koruma fonksiyonuyla, yargının kendi içerisindeki muhtemel ve yaygın yolsuzlukları etkili biçimde ortaya çıkarma sorumluluğu arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır.

Yargının bağımsızlığı demokrasinin vazgeçilmez şartıdır; fakat bağımsızlık, denetimsizlik değildir. Bağımsızlık ile denetimsizlik birbirine karıştırıldığında, yargıyı korumak amacıyla oluşturulan zırh, kötü niyetli kişilerin görevlerini istismar etmelerine fırsat veren bir mekanizmaya dönüşebilir.

Yargı mensubunun onurunu ve mesleki ve haklarını korumak elbette önemlidir; fakat rüşvet ve yolsuzluğun yargının onurunu, tarafsızlığını ve toplumun adalete duyduğu güveni tahrip etmesine fırsat vermemek, çok daha büyük vicdani ve toplumsal bir zorunluluktur.

YORUMLAR (12)
12 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.