Baba evini terk etmek…
Muhtemel bir önceki kararı bir boşanma davası olan bir asliye hukuk mahkemesinin 103 yıllık CHP’yle ilgili verdiği mutlak butlan kararı, 1950’den kalma YSK’yı, 1961’den kalma Siyasi Partiler Yasası’nı pas pas etti, ülkedeki demokrasiyi birkaç level daha aşağıya çekti.
Bu kadarı yetmemiş olacak ki ardından CHP Genel Merkezi’ne kapılar kırılarak, gaz sıkılarak girildi.
İktidara yakın bir grup gazetecinin savunabildiği kararla ilgili Adalet Bakanı Gürlek dışında konuşan AK Partili kimse olmadı şu ana kadar.
Muhtemelen Ali Mahir Başarır’ın karar açıklandığında birlikte uçtuğu AK Parti sözcüsü Ömer Çelik gibi karar AK Partililere de bakanlara da sürpriz olmuştur.
İlk tepkilerinden Özgür Özel cephesindeki CHP’lilerin de “bu kadarını yapmazlar artık” diye rasyonel ve iyiniyetli bir optimizmle hazırlıksız yakalandıkları anlaşılıyor.
Özgür Özel ve çevresinin karara verdiği tepkinin 24 saat içindeki üç hali ise üzerine düşünmeyi hak ediyor.
Perşembe günkü ilk tepki beklendiği gibiydi; Sertti, kararı toptan reddettiler, genel merkezden çıkmayacaklarını açıkladılar, direniş çağrısı yaptılar
Fakat ertesi gün yani Cuma günü birden bir şey oldu ve bu sertlik bir anda yumuşadı. Kılıçdaroğlu ile telefon teması başladı. Özgür Özel, SPK’ya göre ancak genel başkan milletvekili olmadığında mümkün olan bir kurum olan Grup Başkanlığı’na geri dönünce, bu mutlak butlan kararının tanındığı anlamına geldi. Kılıçdaroğlu ekibiyle istişare için ekipler kuruldu, dil yumuşatıldı. Tabii taban bunu teslimiyet olarak gördü ve tepki gösterdi.
Peki, ikinci günkü bu geri basmanın, vites küçültmenin sebebi neydi?
İki sebep olabilir.
Biri kriminal, diğeri ise psikolojik.
Kriminal olandan başlayalım:
Mutlak butlan kararından bir gün sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, hala çok üzerinde durulmayan ikinci bir adım attı.
Hakkında mutlak butlan kararı verilen 38'inci Olağan Kurultay ile ilgili İstanbul, Ankara, İzmir, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Kilis ve Malatya'da 13 kişi "Siyasi Partiler Kanunu'na muhalefet', 'rüşvet almak', 'suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklamak" gibi suçlamalarla gözaltına alındı.
Gözaltına alınan isimler arasında CHP Genel Merkez yöneticileri, eski il başkanları, kurultay delegeleri ve Veli Ağababa’nın şoförü de vardı.
Peki, durup dururken neden bu gözaltılar şimdi yapılmıştı?
Bu gözaltıların arkasında 12 Mayıs’ta gözaltına alınıp ardından tutuklanan CHP delegesi, iş insanı ve Beşiktaş Kongre Üyesi Turgut Koç’un verdiği ifadeler olduğu iddia ediliyor.
Koç, CHP ile ilgili bir soruşturmada değil uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştı. Koç’un Özel, Ağababa ve çevresine yakın biri olduğu iddia ediliyor. Bu hamle, CHP genel merkezinde mutlak butlan sonrası, bir sınırı ve ölçüsü olmayan yeni bir soruşturma endişesi yaratmış olabilir. Bu da frene basmaya neden olmuş olabilir.
Ama ikinci günkü frenin esas üzerinde konuşulmayı hak eden kısmı ise psikolojik.
Ve bu, tarihimizde daha önce yaşanmış bir tecrübeyi hemen akla getiriyor.
1962 yılında Talat Aydemir’in ilk darbe girişimine başladığı saatlerde Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, kuvvet komutanları ile birlikte Başbakan İsmet İnönü, bakanlar ve parti liderleri toplantı halindeydi.
Çankaya Muhafız Alay Komutanı Binbaşı Fethi Gürcan Aydemir’in yakın adamıydı.
Gürcan, hemen Aydemir’e haber gönderdi ve Çankaya’daki herkesi gözaltına alabileceğini bildirdi.
Talat Aydemir işte orada darbenin kaderini belirleyecek bir karar verdi: Hepsini bırak gitsinler.
Aydemir, uğruna darbe yaptığı Kemalizmin Milli Şef’i İsmet İnönü’yü gözaltına aldırmayı göze alamamıştı.
Rivayetlerde göre İnönü, Çankaya’dan çıkarken “İşte Harbiye Kumandanı şimdi kaybetti. Bizi buradan bırakmayacaktı” demişti.
Nitekim Çankaya Köşkü’nden ayrılan İnönü ile hükûmet üyeleri Hava Kuvvetleri Karargahına geçtiler ve darbeyi buradan bastırdılar.
Aydemir, Freudyan Oedipus kompleks ile söylersek “babayı öldürmeyi” göze alamamıştı.
Özgür Özel’in mutlak butlana karşı ilk direniş tepkisinden sonra kendisini CHP Meclis Grup Başkanı olarak seçtirip, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını kabul etmesi ve diyaloğa geçmesi ve yükselen tansiyonu düşürmesinde böyle bir “baba” ile yüzleşmeyi göze alamama psikolojisi etkili olmuş olabilir.
Kendisini CHP’ye davet eden, uzun yıllar kurmayı olduğu babası yaşındaki Kılıçdaroğlu’yla olan baba-oğul ilişkisi, böyle bir karşı karşıya geliş anında bir zaafa dönüşmüş olabilir.
Ama Özel’in esas öldürmeyi göze alamadığı baba, sürekli baba ocağı dediği CHP’ydi.
CHP’den ayrılamamak, Kılıçdaroğlu ile yüzleşememek arasında geçen iki günde zaten bayram rehavetine ve tatil havasına girmiş kalabalıklar belli belirsiz bir direnişe çağrıldı.
Polis girerken CHP binasını korumak için artık çok sınırlı sayıda partili geride kalmıştı.
CHP’ye gazlı polis baskınında Özel, önceki gün kabul ettiği mutlak butlan tebligatını yırtsa da iş işten geçmişti.
Nitekim krizin dördüncü günü Kılıçdaroğlu’nun avukatının başvurusuyla polisin gaz sıkarak girdiği CHP Genel Merkezi’nden yani baba ocağından Özel ve kurmayları ayrılmak zorunda kaldılar.
Meclis’e yağmur altında yürüdü, TOMA üzerine çıktı.
Özgür Özel, baba ocağında yani CHP genel merkezindeyken eleştirilerin hedefindeydi ama ne zaman baba ocağını terk edip direniş çizgisine geri dönünce tekrar kendi kitlesinin gönlünü kazandı.
“Baba ocağı” güzel bir metafor. Ama baba ocağı herkesin geri döneceği değil, bir gün terk edilmesi gereken bir yerdir de.
Evlatlar, baba ocağını terk ettikleri gün büyürler ve olgunlaşırlar.
Şu ana kadar ki İmamoğlu ve Özel siyasetinde temel sorun baba ocağından bir türlü çıkmayı, babayı öldürmeyi göze alamamalarıydı.
Baba ocağı sıcak ve korunaklı bir sığınak olabilir ama o aynı zamanda başkalarıyla, bağımsız bir yeni ilişki kurmamız önünde de bir duvar ve yüktür.
Özel ve ekibi, hala baba ocağına dönüş mesajları verse de belki de artık Freudyan anlamda babayı öldürüp, kendi evlerine çıkma zamanı gelmiştir.
