‘Ben yapmadım, Allah yaptı’
Bugünler Muharrem günleri, mübarek günler.
Güneşler dönüyor, gezegenler dönüyor, ‘felekler,’ galaksiler dönüyor ve bu muhteşem deveranın arasından bizim semtimize bir gün düşüyor. Muazzam hadise.
Yani Allahu Teala’nın bütün günleri mübarek. Pazar günleri dahil.
Neden ‘Pazar günleri dahil’ dedim?
Bizde son zamanlarda iyice yaygınlaşan “Cumanız mübarek olsun” temennisinin altını çizmek için. Haftanın öteki günlerinin de mübarek olduğunu hatırlamak için.
Muharrem’in içinde kadim rivayetlerde üzerinde çok durulan Aşure günü var.
Kadim rivayetlere göre Hz. Adem’in tevbesi Aşure günü kabul edildi, Nuh Aleyhisselam’ın gemisi Aşure günü Cudi Dağı’nda karaya oturdu, yani tufan o gün bitti… Aşure’nin faziletine dair rivayetler sayısız.
Rivayetlerin sıhhatli olduklarından emin olmayabiliriz, fakat insanlar bir güne bu kadar çok anlam yüklüyorlarsa yabana atmamak lazım.
Bir takvim günü olarak mı?
Biraz öyle, ama daha çok insanların yüzlerce belki binlerce yıldır verdikleri kıymetin hatırına.
Aşure gününün anlamı tarihimizdeki büyük ve elim bir hadise sebebiyle derinleşti. Daha doğrusu yükseldi.
Muaviye’nin oğlu Yezid’in askerleri Peygamberimizin çok sevdiği torunu Hz. Hüseyin’i Hicri takvime göre 10 Muharrem 61 yılında şehid ettiler. Hicri yıl hesabına göre 1387 yıl, miladi hesaba göre 1346 yıl önce.
Unutalım mı Kerbela’yı? Hatırlayıp hüzünlenmeyelim mi?
Bazı mollalarımızın Hz. Hüseyin’e saygısını ve sevgisini beyan ettikten sonra bilhassa Şii ve Alevi Müslümanların Kerbela’ya bu kadar önem vermelerini eleştiren, tarihte olup bitmiş bir vaka olarak geçmişte bırakmak gerektiğini ima eden hitaplarına rastlıyorum.
Tarihi hadiselerin üzerine itikat bina edilmesini isabetli bulmadığımı yazdığım çoktur.
Fakat Kerbela öyle ağır bir vahşet, öyle büyük bir cürüm, büyük arsızlık, büyük günah… Öyle hazin.
İnsanlar bu hüznün üzerine bir dünya görüşü inşa ettiyseler buna saygı duyulur diye düşünüyorum.
Kendi kendine zincir vurmak hüznün yoğunluğu karşısında çok yüzeysel kalıyor.
Ama bir Kerbela bilinci, Kerbela’daki vahşeti, o vahşetin arka planındaki kötülüğü anlamak, eğer ders alınacaksa o dersi almak gereklidir.
Tabii ki en çok da Hz. Hüseyin’i... Anlamaya yaklaşabildiğimiz kadar yaklaşmak.
İktidarın dini bozduğu bir hakikat. En azından tarih okumalarımla, kendi hayat tecrübemle idrak ettiğim bu.
Peygamberimiz’in arkadaşlarının bile birbirleriyle iktidar çekişmesi sebebiyle savaştıklarını biliyoruz.
Kerbela’da iktidar bir ‘din’ olarak çıkıyor Hz. Hüseyin’in karşısına.
Tarih-i Taberi o döneme en yakın kaynaklarımızdan biri. Ulaşabildiği rivayetleri art arda sıralıyor.
“Amr bin Haccac Hüseyin’in adamlarına yaklaşınca onun şöyle dediğini işittim: “Ey Kufeliler, itaatinizi gösterin ve cemaatinize bağlı kalın. Dinden çıkan ve imama muhalefet edenleri öldürmekte tereddüt etmeyin.”
Burada, ‘dinden çıkanlar’ Hz. Hüseyin ve etrafındaki gaziler oluyor. ‘Cemaat’ Yezit taraftarları, ‘İmam’ ise Yezit bin Muaviye.
“Hüseyin ona: İnsanları bana karşı mı kışkırtıyorsun? Biz mi dinden çıktık? Siz mi dinde sebat ettiniz?” diye soruyor.
Burada izaha lüzum yok herhalde. Gücü elinde tutanlar dini de Allah’ı da ellerinde tuttuklarını düşünüyor.
Bir başka rivayet:
“Ali b. Hüseyin ona getirildiği zaman ona ‘adın nedir’ dedi. Ali: ‘adım Ali b. Hüseyin’ dedi. İbn Ziyad: Allah Ali b. Hüseyin’i de öldürmedi mi?’ dedi.”
İbn Ziyad Basra valisi. Dört Arap dahisinden biri olarak kabul edilen Ziyad ibn Ebihi’nin oğlu.
(Neden Ziyad ibn Ebihi? İbn Ebihi ‘babasının oğlu’ demek. Babasının kim olduğu tespit edilemediği için bu lakapla anılıyor. Ebu Süfyan Ziyad’ın kendi oğlu olduğunu ilan edince Ziyad ibn Ebu Süfyan olarak adlandırılıyor. Fakat insanlar ‘babasının oğlu’ demeye devam ediyor.)
Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Şam’da Yezid’in huzuruna da çıkarılıyor.
Bu defa konuşan Yezid.
“Ey Ali, baban benimle akrabalık bağını kesti, hakkımı bilmezden geldi ve iktidarım konusunda benimle çekişti. Bu sebeple Allah ona gördüğün gibi muamele etti.”
Yani…
Ben yapmadım, Allah yaptı.
Zulmün suçunu Allah’a yüklemek muktedirlerin kadim geleneği.
