Diktatörler ve şairler
Pablo Neruda’ya atfedilen meşhur bir söz vardır:
“Bütün çiçekleri kesebilirsiniz ancak baharın gelmesini engelleyemezsiniz.”
Bazı sözler yalnızca söylendikleri zamanı anlatmaz; içinden çıktıkları çağın ötesine geçer, insanlığın ortak tecrübesine dönüşür. Neruda’nın cümlesi de böyledir. İlk bakışta şiirsel bir iyimserlikmiş gibi görünür. Oysa dikkatle bakıldığında, 20. yüzyılın en karanlık dönemlerinden birinin içinden süzülüp gelen, handiyse tarihsel bir ferman olduğu fark edilecektir.
Yıl 1939…
İspanya İç Savaşı sona ermiş, General Franco’nun kuvvetleri Madrid’e girmiş, 2. İspanya Cumhuriyeti fiilen sona ermişti. Avrupa 2. Dünya Savaşı’nın eşiğindeydi ve İtalya’da faşizm iktidardaydı. Almanya’da Hitler yükselişini tamamlamıştı. Avusturya ilhak edilmiş, Çekoslovakya parçalanmış, kıtanın üzerinde yaklaşan savaşın ağırlığı hissedilmeye başlamıştı. 19. yüzyılın ilerleme ve özgürlük vaatleri yerini giderek sert, otoriter ve daha karanlık bir siyasi atmosfere bırakıyordu.
Franco’nun zaferinin ardından Cumhuriyet saflarında yer alan yüz binlerce insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Cumhuriyet ordusunun askerleri, sendikacılar, gazeteciler, öğretmenler, akademisyenler, sanatçılar ve aileleri Pireneler’i aşarak Fransa sınırına yöneldi.
Tarihe “La Retirada” adıyla geçen bu büyük kaçış, 20. yüzyıl Avrupa’sının en büyük sürgünlerinden biriydi. Aralarında savaşta yakınlarını kaybedenler, son anda sınırı geçerek hayatını kurtaranlar vardı. Geride bırakılan yalnızca şehirler, evler değildi. Bir kuşağın umutları, hayalleri ve gelecek tasavvurları da Pireneler’in öte yanında kalmıştı.
Fransa elbette bu insanları -öyle sanıldığı gibi- kollarını açarak karşılamadı. Cumhuriyetçi mülteciler ülkenin güneyindeki kamplara gönderildi. Argelès-sur-Mer, Saint-Cyprien ve Gurs gibi kamplar kısa sürede on binlerce insanla doldu. Deniz kıyısındaki kumluk araziler dikenli tellerle çevrildi ve insanlar çadırlarda yaşamaya zorlandı. Temizlik şartları son derece kötüydü; hastalıklar yayılıyor, belirsizlik büyüyordu. Birkaç ay önce kendi ülkelerinde öğretmenlik yapan, gazete çıkaran, fabrikalarda çalışan insanlar şimdi Avrupa’nın ortasında ıslak kumların üstünde yatan çaresizler haline gelmişti.
Franco savaşı kazanmıştı. Devlet kontrolündeydi, ordu emrindeydi, mahkemeler otoritesi altında çalışıyordu. Muhalifler hapse atılıyor, gazeteler kapatılıyor, binlerce insan sürgüne gönderiliyordu. O günün şartlarında bakıldığında tarihin hükmünü verdiği düşünülebilirdi. Güç galip gelmişti.
Pablo Neruda aynı günlerde Şili hükümeti tarafından Paris’te özel görevle bulunuyordu. Kampları ziyaret ettiğinde karşısında gördüğü manzara, mağlup insanların oluşturduğu sıradan bir kalabalıktan ibaret değildi. Bir toplumun birikimini; doktorları, mühendisleri, akademisyenleri, işçileri ve sanatçıları görüyordu. Henüz kurulmamış hayatları, henüz açılmamış atölyeleri, henüz yazılmamış kitapları ve yetişmemiş kuşakları görüyordu. Kısacası, sürgün yollarına düşmüş insanların içinde hâlâ yaşayan o büyük potansiyeli görüyordu. Bir devlet adamı değil bir şair tarihin akışına yön verecekti.
Bunun üzerine Winnipeg adlı eski bir yük gemisinin hazırlanmasını sağladı. Aylar süren diplomatik çabaların ardından iki binden fazla İspanyol mülteci gemiye bindirildi ve Şili’ye doğru yola çıktı. Tarih kitapları bu yolculuğu çoğu zaman başarılı bir insani operasyon olarak anlatır, kuşkusuz da öyledir. Ancak Winnipeg’in taşıdığı anlam bundan çok daha büyüktür.
Çünkü Winnipeg yalnızca insan taşımıyordu. Umut taşıyordu. Daha da önemlisi, siyasetin devletlerinde üzerinde olan sınırlarını gösteriyordu.
Winnipeg 1939 yılının Eylül ayında Valparaíso Limanı’na ulaştığında Şili yalnızca sürgünleri karşılamadı aynı zamanda Avrupa’nın kaybettiği bir insan birikimini de bağrına bastı. Gemiden inenler kısa süre içinde yeni hayatlar kurdu. Kimi fabrikalarda çalıştı, kimi ticarete atıldı, kimi kültür ve sanat hayatına katkı sundu. Çocuklar büyüdü, aileler kuruldu, yeni kuşaklar yetişti. Fransa’daki kamplarda geleceği tükenmiş insanlar olarak görülenler, birkaç yıl içinde Şili toplumunun üretken bireyleri haline geldi.
Pablo Neruda’nın gördüğü de tam olarak buydu. O, tel örgülerin ardındaki insanlara baktığında mağlubiyet yerine gerçekleşecek bir hayali görmüştü. Sürgünü değil geleceği görmüştü. Bu yüzden Winnipeg yalnızca bir kurtarma operasyonu olarak hatırlanmıyor. İnsan sermayesinin, insan haysiyetinin ve yeniden başlayabilme iradesinin sembollerinden biri olarak biliniyor.
Çünkü insan salt kurallarla yaşayan bir varlık değildir. Aidiyet duygusu vardır. Adalet arayışı vardır. Haysiyet duygusu vardır. Hatıraları vardır. Geleceğe ilişkin beklentileri vardır. Bu yüzden insanı hesaba katmadan kurulan her siyasi düzen, ne kadar güçlü görünürse görünsün kendi sınırlarıyla karşılaşır.
Devletler toplumları yönetebilir, kurumlar hayatı düzenleyebilir, yasalar çerçeve çizebilir. Fakat hiçbir siyasi proje insan kalbini bütünüyle yönetemez. İnsan unsurunu dışlayan her hesap, günün sonunda eksik kalmaya mahkûmdur.
Winnipeg’in hikâyesi bu yüzden yalnızca İspanya İç Savaşı’nın dipnotu olarak okunmamalı. İnsanlık tarihinin tekrar tekrar doğruladığı daha büyük bir hakikatin sembolü aslında. İnsanlara rağmen siyaset kurulamaz. Topluma rağmen gelecek inşa edilemez. Güç sahibi olmak ile insanların kalbinde yer edinmek aynı şey değildir.
