“Din ve Değişim”

Din ve Değişim”, 2021’de Doğan Kitap’tan çıkan kitabımın adı. O kitabın “Sunuş” yazısında da belirtiğim gibi Müslüman dünya ve daha sonraları Osmanlı, ilk yüzyıllarında parlak bir tarih yaşadı; fakat Batı’da aşağı yukarı 16. yüzyıldan itibaren başlayan, eleştirel düşünce ve bilimsel bilginin adım adım geliştiği büyük değişim ve dönüşümü zamanında ve yeterince fark edemedi. Onun için de zamanın ruhuna uygun düşecek, çağın taleplerini karşılayacak şekilde kendini yenileyemedi. Özellikle, 18. yüzyılda İngiltere’de başlayan ve kısa zamanda diğer Batı ülkelerine yayılan Endüstri devrimi ile birlikte, Müslüman toplumlarla Batılı arasındaki gelişmişlik mesafesi gün geçtikçe açıldı.

Bu süreçte İslâm dünyasında medrese merkezli zihniyet, -başka sorunlarının yanında- dinin ana kaynaklarının ve dinî mirasın özünde var olan insanî ve ahlâkî içeriği de keşfedemedi; dinî metinleri bu açıdan kavrayamadı. Metnin insanî ve ahlâkî içeriğini göz ardı edip zahirine, lâfızlarına sarılarak koyu şekilci muhafazakârlığın içine düştü ve bir daha da buradan çıkamadı. Kültür mirası olarak elinde ne varsa hepsini tartışma kabul etmez dogmalar haline getirdi. Bunlarla uyuşmadığını, onlara zarar vereceğini düşündüğü, insan amaçlı her türlü yenilik ve değişimi reddetti.

Düşünceme göre, yukarıda özetlediğim olumsuz durumların ana nedenlerinin başında “din” tanımımız ve tasavvurumuz gelmektedir. Öyle olduğu halde gerek ülkemizdeki gerekse diğer Müslüman toplumlardaki dinî kesimlerde, yaşanan sorunların bu tarafını gören ve gösteren analitik çalışmalar yapılmadı, hâlâ da yapıldığını söylemek güçtür. Bu yöndeki nadir sesler, siyaset dünyasıyla ilişkilerini güçlü tutmanın, o olmadıysa halk çoğunluğunu etkilemenin her zaman bir yolunu bulan aşırı gelenekçi-muhafazakâr-selefî çevreler tarafından etkisiz hale getirmenin bir yolu mutlaka bulundu.

Öte yandan, muhtelif dinlerin mensupları ve siyaset aktörleri arasındaki rekabet, alan tutma, tuttuğu alanı kaybetmeme gibi çeşitli amaçlarla yapılan faaliyetler zamanla küreselleşerek devam ediyordu; bu cümleden olarak, İslam’ın itibarsızlaştırılması için çoğu Hıristiyan oryantalistler ve kiliselerce yoğun çalışmalar sistemli bir şekilde yapıldı. Ancak bu karalayıcı çabalar 1900’lü yılların sonlarına kadar önemli bir başarı elde edemedi. Fakat Müslüman toplumlar, tarihî rakipleri karşısında bilim ve teknolojide geriye düşmelerinin ve kuşatılmalarının ardından, bu kuşatmayı yumuşatmak ve giderek ortadan kaldırmak için bilimi, insanî ve ahlâkî değerleri önceleyen bilinçli ve akıllı bir değişim ve yenileşme mücadelesi sergilemediler.

Özellikle son yıllarda bazı Müslüman gruplar şiddet tuzağına düşüp (ya da düşürülüp) çoğunlukla insan varlığını hedef alan eylemlere giriştiler. Bu da doğduğundan beri İslam’ın ve Müslüman dünyanın imajını karalamak isteyenlere yeni fırsatlar sağladı; Müslümanlar teröristler sayesinde “İslam bir terör dinidir” hükmü dünyanın beynine kazındı. 15-20 yıl öncesine kadar dünyada birçok gayrimüslim İslam’a giriyordu. (O zamanlar ABD Başkanı olan Barack Obama 2009’daki Türkiye ziyareti sırasında dinî liderlerle yaptığı bir toplantıda, “Ülkemizde din değiştirenler en çok İslam’ı seçiyorlar” demişti.) Bugün ise kimi Müslüman gençlerin kendi dininden şüphe eder hale geldiği söyleniyor; bunu, din bağlantılı yazılarım üzerine yapılan bazı yorumlarda ben de fark ediyorum.

Müslümanlar, Batılılardan gelen gizli-açık yıkıcı girişimlere, bilinçsiz tepkiler vermek yerine, bilimsel araştırma ve analizler yapma zahmetine katlansalar, belki de bazı Batılı kuruluşların “İslâmî terör örgütleri” dedikleri yapıların altından, onların İslam’a ve Müslümana duydukları nefret duyguları ve tezgâhları çıkacaktır.

Kısmen konu harici rutin bir gelişme hakkında da -haddim olmayarak- bir değerlendirme yapayım:

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosunda kabul edilen Türkiye raporunda demokrasi, siyaset, hukuk gibi alanlardaki uygulamalara ilişkin haklı eleştiriler yapıldı. Hatırlarsınız; vaktiyle bir devlet yetkilimiz de galiba AB’nin böyle bir raporuna kızmış ve “Türkiye olarak demokrasi, adalet ve özgürlükler noktasında Kopenhag Kriterleri’ni gerekirse Ankara Kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz” demiş, dolayısıyla bu eleştirilerin haklılığını kabul etmişti. Fakat yönetenlerimizin rapordaki eksiklikleri tamamlamaya niyetlerinin olmadığı anlaşılıyor.

Şark tipi yönetimler mutlak ve keyfî şekilde yönetmekten zevk alırlar. Toprağı bol olsun, Max Weber bu yönetim şekline sultanizm demişti (msl. bk. Economy and Society, London 1978, s. 627-628).

YORUMLAR (8)
8 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.