“Gizlide gebe kalan âşikâre doğurur”
Hani kırk kere söylenirse yanlışlar doğru gibi algılanmaya başlar ya, tam öyle oldu. Memlekette şu veya bu kesim arasında husumet yok. Etnik kavga yok. Karışıklık yok. Vatandaş olarak hepimiz eşitiz. Varsa haksızlık hukuksuzluk hepimiz için. Bugün bana, yarın sana. Vatandaşın düşüncesi bu. Hâlâ bu ve doğru.
Yüz elli yıllık bir kurgunun piyasaya sürülüşünün yeni bir aşamasındayız.
Eskiyen yeni iktidarımız zamanında hukuksuzluğa zemin hazırlama enstrümanları çeşitlenerek devam etti. Etnik etiketli terör de bu amaca hizmete koşuldu. Şimdi terörden kurtulacağız derken de değişen bir şey yok. Hem teröre karşı, hem de teröristlerle anlaşma zemini bulduğumuzu söylediğimizde değişmeyen hukuk dışı uygulamaların yarattığı kaos artıyor. Tezada bakar mısınız? Hemen her konuda manüplasyona açık hale getirilirseniz böyle olur. Her gelen oynar.
GÜÇ ZEHİRLER
Gücü ele geçirenin hedefe varması için her yol denenebilir. Demokrasilerde düşünülmeyecek normal yolları kapatma yolunu seçmemiz böyle geldi. İktidar yanlıları da dâhil herkes kıskaç altında hissediyor. Özellikle güçlü görünen, seçim kazanan rakipler mercek altında. Belediyeler türlü oyunlarla ellerinden alınıyor. O kadar sık ve çok oluyor ki kimsenin yadırgayacak hali kalmıyor.
Dikkat buyurun, yol aynı. Tekrar ederek ve çoğaltarak, ürküterek korkutarak sonuç almaya bakılıyor. Hangi kapıyı açsan bir kaos fırtınası esiyor. Bitmeyecek yıkım ve enkazlarıyla karşılaşılıyor.
Ârızalarımızı düzelteceğimize, yenileriyle problem yaratmaya ve var olan farklılıkları, ayrılıkları çatışma unsurları halinde kurgulamaya başladık. Kamplaşma ve ayrışmadan beslenir hale gelen yapılar oluştu. Yeni Türkiye dediğimiz böyle karıştırılmış bir memleket oldu.
Gücü verdiklerimiz, gücü kendileri için kullanıyorlar. Kayırmacılık, nepotizm alıp başını gidiyor. Adaletsizlik serseri mayın gibi tepemizde dolaşıyor.
Son “süreç” de bu çok yönlü oyunun bir parçası.
BİR YABANCI GÖZÜYLE KENDİMİZE BAKSAK
Konuşulanların ay ay, gün kronolojisini çıkaran yabancı bir meraklı ilk anda oyun oynadığımızı zannedebilir ve havanda su dövdüğümüze hükmedebilir. Biraz daha içine girince boş beleş bozucu işler zannedişi iyice netleşir. Konuşanları sınıflandırınca ve ne dediklerine bakınca kafası büsbütün karışır. Aynı adamların, baştan ayağa bugün başka yarın başka konuştuklarını görünce, isimler, resimler, etiketler karışır, “Kim bunlar? demeye başlar.
Dışardan bakan hiç kimse bu kadar kötülük düşüneceğimizi düşünemez. Adım adım ilerledikten sonra hiç ihtimal vermeyeceği bir profili görür. Bu adamlar, sadece bir yerlerden üflenen sözleri tekrar ediyorlar. İnceledikçe zembereği kurulu elektronik papağanlara benzediklerini fark etmesi hayretini büsbütün artırır. Görür ki bu insanlara yüklenen yalnız “Sahibinin Sesi” kodlarıdır.
SÜRECİ ZORLAYAN KILIFINI BULAMADI
10 Ağustos’ta Meclis’te oylanan “Çerçeve Yasa” bu bakımdan da turnusol kâğıdıydı. Bizi bize gösterdi. Milletvekili diyerek seçip gönderdiklerimizin bildiğimiz yasama erkini kullanan Meclis’in üyesi profiliyle alakasının olmadığını düşündüren sahneler yaşandı. On binlerce oyla seçilen milletvekili dediğimiz kişilerin boş sayfaya imza attığı konuşuldu. Düşünmelerinin, anlamalarının önü kesildi. Nasıl bir hipnozla ise ses çıkarmadılar. Kuzu kuzu imzaladılar.
Yani dostlar, tasarıyı bizim gibi onlardan da gizlediler. Bu skandaldır diyemeyeceğim. Skandali beklenmeyen, şok edici derecede kötü bir sapma olarak anlarsınız. Bunu anlayamazsınız. Olsa olsa düpedüz her türlü değer ve bağdan kopuştur demek de açıklayamaz.
Hukukçu olmadığım için hüküm vermem yanlış olabilir. Kanunu sakatlayan, hepimizin görebileceği bir düzine yanlışlık içinde bunu da sayabilirsiniz.
O zaman iş nasıl bu camsız çerçevesiz tasarının kanunlaşmasına geldi ve kimler kimlerle beraber oy kullandı? Şimdi cevabına yeltenmeyeceğim bir soru da budur.
SEVR ŞARTLARINDA MIYIZ?
10 Ağustos 2026. Bu tarih unutulmaz. 106 yıl sonra aynı gün o kanunu oylayarak Sevr’i hatırlattılar. Bana kalırsa metinde ne yazdığı ikinci plandadır. Asıl mesaj budur. Zayıfsınız, elimize düştünüz, yeni Sevr’i imzalayacaksınız demek istediler. Bizimkiler de istemeseler de uymak zorunda mı kaldılar? Böyle bir başlangıç tasarısına, böyle bir günde ancak böyle bir mecburiyetle imza konur. Sevr sonrası olduğu gibi gereken de memleketin diğer güçleriyle yapılır.
Biz Sevr şartlarında o karşı hamleyi yapabildik.10 Ağustos 1920’de üç delegemizin imzaladığı Sevr’i İşgal altındaki İstanbul’da Sadrazamımız da Padişahımız da imzalamadı. Kabul etmedik. Millî Mücadele’nin ateşi yakıldı ve savaşa devam ediyoruz dediğimiz için hiçbir ülke meclisinden geçiremedi.
Şükür ki o şartlarda değiliz. O halde hangi güç, nasıl bir cür’etle o sonuçsuz kalan işi tamamlayacağız der gibi bize Sevr’i hatırlattı? Hangi el hazırlayarak bizim Meclisimize o tasarıyı gizli saklı getirdi, oylattı ve kabul ettirdi?
Bilen ve bize açıklayan yetkililer olursa konuşuruz. “Gizli saklı geldi ve kabul edildi, niye bilgi versinler? “ diyeceksiniz. Sevr’i hatırlattıklarına göre bilinsin istediler. Bizim dışımızda bir oyun varsa bilelim. Zaten bilinir, atalar sözü malumdur: “Gizlide gebe kalan âşikâre doğurur”.
