50 yıllık meselenin yorgun siyasetle çözüm arayışı
Yarım asra yaklaşan tarihi boyunca toplumsal hayatın hemen her katmanına nüfuz etmiş, binlerce insanın ölümünün yanı sıra zorunlu göçlerden kimlik gerilimlerine, siyasal kutuplaşmadan kuşaklar boyunca taşınan korku ve güvensizliklere kadar derin izler bırakmış devasa bir meselenin gölgesinde, bir kez daha üzerinde “çözüm” yazan yeni bir kavşağın eşiğindeyiz.
Şiddetin, silahın ve insan hayatını hiçe sayan terör kıskacının tasfiyesi elbette bu ülkenin en birincil ödevidir. Ancak Meclis kürsülerinden yansıyarak hayatımıza giren ve o çok konuşulan çerçeve yasanın kabulüyle beliren tablo, toplumda beklenen o taze umut rüzgârını estirmekten son derece uzak. Bağırış çağırışların, sahte siperlerin ve aktörlerin geçmişten bugüne taşıdığı siyasi bagajların arasında insanlara sunulan his, geleceğe dair sarsılmaz bir güven yerine derin bir yorgunluk hali.
Siyasi iradenin çoğunluğu böylesine hassas bir sürecin gerektirdiği ciddiyet yerine meseleyi yarının ikbal hesaplarının satranç tahtasında ele alıyor. Daha birkaç yıl önce Kürt seçmenin sandıktaki iradesini kriminalize eden siyasi aklın, bugün kendi yürüttüğü sürece yönelik itirazları “barış karşıtlığı” ile karşılaması ciddi bir tezat.
Muhalefetin meseleyi iktidarın seçim hesabına ve kendi sandık kaygılarına sıkıştırması da bu durumdan daha ufuk açıcı değil. Üstelik bu iç siyaset sıkışması yaşanırken Suriye, İran ve Doğu Akdeniz ekseninde değişen bölgesel dengelerin, uluslararası şartların zorladığı jeopolitik mecburiyetlerin kamuoyuna serinkanlılıkla anlatılmaması büyük bir eksiklik.
İktidarı bu adımı atmaya iten dış dinamikler ve bölgesel gerçeklikler görmezden gelinerek tartışma dar bir iç siyaset pazarlığına hapsedildiğinde, sürecin gerçek niteliğini kavramak imkânsızlaşıyor. Yarım asırlık bir meselenin hukuki ve bölgesel boyutu konuşulurken hukuk fakültelerinin, sosyal bilim çevrelerinin, akademinin ağırlığının hissedilmemesi tartışmayı gündelik siyasetin pragmatik diline mahkûm ediyor.
Bu siyasi ve hukuki belirsizliğin ortasında gözlerin en fazla çevrildiği Yeni Parti belki de sürecin en zor siyasi sınavlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Varlık gerekçesini “hukuksuzluklara itiraz ve adalet vurgusu” üzerine kuran parti, kendi tabanındaki farklı hassasiyetleri, parti içindeki görüş ayrılıklarını ve böylesine tarihî bir meselede kurumsal tutum ortaya koyma sorumluluğunu birlikte taşımak zorundaydı. Özgür Özel’in destek yönündeki iradesine karşılık meclis oylamasında ortaya çıkan farklı oylar, meselenin Yeni Parti açısından taşıdığı siyasi ve hukuki ağırlığı, aynı zamanda yeni bir siyaset üretme iddiasının karşılaştığı güçlüğü ayan beyan ortaya seriyor.
Asıl çetin mesele ise Meclis aritmetiğindeki 467 kabul oyunun ötesinde, çerçevenin uygulamada nasıl bir hukuka dönüşeceği. Taha Akyol’un da köşesine taşıdığı beş hukukçunun uyarısı bu bakımdan hayati önem taşıyor. On iki maddelik çerçeve bir metnin, Terörle Mücadele Kanunu’ndan Ceza Muhakemesi Kanunu’na, infaz rejiminden kayyum mevzuatına uzanan ikincil yasalarla somut ve eş zamanlı biçimde uyumlaştırılmaması büyük bir risk alanıdır. Uygulama hukuku yan yasalarla tahkim edilmediğinde, toplumsal tartışmaya fırsat tanımayan bu yasalaşma hızı ve şeffaflık eksikliği metni kırılgan yapar. Yargının yetki alanıyla siyasi ve bürokratik karar mekanizmalarının sınırları açık kurulmadığında, bugün çözüm amacıyla getirilen hükümler yarının başka siyasi şartlarında iktidarların keyfi yorumlarına kurban gidebilir.
Buradaki en büyük tezat ve belki de meselenin en zor tarafı şu: Türkiye yarım asırlık bir çatışmayı, güçlü bir demokratikleşme ikliminin desteğinden mahrum biçimde çözmeye çalışıyor. Kendilerini antidemokratik ve bireysel masumiyetleri gözardı edilerek tek bir kriminal torbaya doldurulmuş hisseden binlerce vatandaşın bulunduğu, yargıya güvenin ciddi biçimde zarar gördüğü hukuk düzeninde şimdi “barışın hukuku” kuruluyor…
İktidar silahlı örgütün tasfiyesi için geçiş mekanizmaları kurabilecek, farklı statüler arasında ince ayrımlar yapabilecek hukuki mahareti gösterebiliyorsa, kendi kapısında adalet bekleyen mahkûmiyetsiz vatandaşına aynı hassasiyeti neden göstermediği sorusundan da kaçamaz. Sorgulanması gereken, hukuk devleti imkânlarının hangi meselelerde, hangi siyasi iradeyle harekete geçirildiği…
Günün sonunda Meclis’ten güçlü bir çoğunlukla geçen metin, toplumun geleceğe ilişkin kaygılarını kendiliğinden gidermiyor. Bütün bu tercihler her şeyi baştan mahkûm eden toptancı bir “istemezükçülüğü” haklı çıkarmıyor. Sürece eleştirel yaklaşanların esas ödevinin onun çökmesini beklemek olduğunu varsaymak da haksızlık. Hepimizin üzerine düşen, yılgınlığa kapılmadan eksikleri söylemeye devam etmek, ikincil düzenlemelerde doğabilecek hukuki boşlukların peşini bırakmamak ve iktidarı, bizzat kendisinin ilan ettiği normalleşme iradesi ve adalet vaatleriyle her fırsatta yüzleştirmektir.
Dün barışı savunmak makbul vatandaşlığın sınırlarını zorluyordu, bugün yürütülen süreci sorgulamak aynı sınıra doğru itiliyor. Yarım asırlık bir meselenin çözümü, iktidarın doğru kabul ettiği yerde hizaya girmek üzerinden kurulamaz. Sorular sorulacak, hukuki açıklar gösterilecek, siyasi hesaplar tartışılacak, verilen sözler hatırlatılacak. İktidarın kendi ilan ettiği normalleşmenin en ciddi sınavlarından biri de burada verilecek: Kendisine yöneltilen eleştiriyi ne kadar taşıyabilecek?
