Kalınlaşan zırhlar, heder dostluklar

İnsan yaş aldıkça iç dünyasında sessiz, gösterişsiz ama bir o kadar da derin bir dönüşüm gerçekleşiyor. Çevremizdeki kalabalıklar artıyor, telefon rehberleri şişiyor, kartvizitler ve yüzeysel "nasılsın"lar çoğalıyor; fakat sıra gerçekten içimizi dökeceğimiz, kırılganlığımızı saklamadan masaya koyacağımız bir dostluğa geldiğinde etrafımızı derin bir sessizlik kaplıyor. Barış Bıçakçı’nın kitap isminde mülhem, “herkes herkesle dostmuş gibi” ama gerçek öyle değil. Yıllar geçtikçe insan biriktirmek kolaylaşıyor da, o insanların arasında "evimizde" hissetmek neredeyse imkânsız hale geliyor. (Ev mevzusuna girmeyeceğim, buraya sığacak gibi değil, sadece bizler eve sığınabiliyoruz)

Peki neden büyüdükçe yeni dostlar edinmek bu kadar zorlaşıyor?

Modern insan için tecrübe kazanmak en çok canının neresinden yanacağını öğrenmesiyle ilgili. Yıllar boyunca topladığımız incinmişlikler, hayal kırıklıkları hayatta kalma arzusuyla, ‘sakın canımı yakma’ serzenişiyle birleşip ruhumuzun etrafına kalın zırhlar örmemize neden oluyor. Kendimizi korumak adına kalbimizin kapılarına sürgüler vuruyoruz. Kırılmaktan, yanlış anlaşılmaktan, savunmasız görünmekten o kadar korkuyoruz ki, kimsenin o zırhları delmesine izin vermiyoruz. Ancak; hakiki bir dostluk tam da o zırhları çıkardığımız, kendimizi "olduğumuz gibi", tüm çıplaklığımız ve kusurlarımızla karşı tarafa açabildiğimiz o tekinsiz ama büyülü alanda filizlenir. Sıfır riskte dostluk asla yan yana gelmez.

Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’inde tilki ile çocuk arasındaki o unutulmaz diyaloğu hatırlayalım. Tilki, Küçük Prens’e bakar ve "Beni ehlileştir," der. "Ehlileştirmek ne demek?" diye sorar çocuk. Tilki cevap verir: "Çoktan unutulmuş bir şey... Bağ kurmak demek. Eğer beni ehlileştirirsen, birbirimize ihtiyacımız olur. Sen benim için dünyada tek olursun, ben de senin için..."

Tilki, bağ kurmanın ilmek ilmek işlenen metodunu da anlatır: Her gün aynı saatte gelmek, önce biraz uzakta oturmak, zamanla hiçbir şey konuşmadan yan yana durabilmek ve adımları yavaşlatmak...

Oysa günümüz dünyasında kimsenin ne sabrı var ne de zamanı. Hızlı tüketilen duyguların, bir tıkla kurulan ve tek tıkla silinen dijital ilişkilerin çağında; bağ kurmanın o meşakkatli, emek isteyen yolculuğuna çıkmaya üşeniyoruz.

Ne diyordu Sylvia Plath,

bir bedeli var

yaralarıma bakmanın,

bir bedeli var

kalbimin sesinin duymanın…

Bir insana vakit ayırmak, onun iç dünyasındaki haritayı öğrenmek, gözlerindeki bir gölgeyi görmeye teşne olmak modern zamanın hız ivmesine aykırı düşüyor. "Arkadaşlık" ile "dostluk" arasındaki o ince çizgide, ikinciye giden emeği vermekten kaçınıyoruz. Arkadaşlık kurabiliyor muyuz o bile meçhul.

Tam da burada Albert Camus’nün Yabancı romanındaki o sarsıcı ruh halini hatırlamak gerekir. Meursault, hayatın ve ilişkilerin getirdiği o sahte samimiyet ritüellerine uyum sağlamak yerine, etrafındaki her şeyle arasına aşılmaz bir mesafe koyar. Camus bize gösterir ki; incinmekten korkan ya da samimiyetsizlikten yorulan insan, zamanla kendi hayatının bile "yabancısı" haline gelir. Aynı masada oturup kahve içtiğimiz insanlarla aramızda kilometrelerce mesafe olması, modern insanın kendi seçtiği bir yabancılaşma biçimidir.

Nitekim Peyami Safa, Yalnızız romanında da benzer bir içsel trajediyi koyar önümüze. Karakterler aynı çatının altında, aynı masada otururlar ama her biri kendi Simerya'sına, kendi ulaşılmaz yalnızlığına çekilmiştir. Safa’nın maharetle gösterdiği gibi; insanın ruhunu besleyen o derin bağı kuramadığımızda, kalabalıkların ortasında bile kendi icat ettiğimiz soyut zindanlarda yaşamaya mahkûm oluruz.

Bizler yaşlandıkça değil, büyüdükçe bu bağ kurma cesaretini ve isteğini yitiriyoruz. İncindikçe zırhlarımız kalınlaşıyor. Set üstüne set çekiyoruz. Kalbimizi koruduğumuzu sanırken, aslında onu kör bir kuyuya çeviriyoruz. Bu savunma mekanizması, evet. Haklı bile olabiliriz çoğu defa. Bir insanı hayatımıza dahil etmek, ona kalbimizin anahtarını vermek demektir. O anahtarı teslim edecek güveni bulamadığımız için de kalabalıklar içinde yalnızlaşan, mecburi nezaket cümleleriyle günü kurtaran insanlara dönüşüyoruz.

Belki de modern çağın en büyük trajedisi, kimsenin kimseyi sakinleştirmeye, ehlileştirmeye, yani onunla emekle, sabırla bağ kurmaya niyetinin olmamasıdır. Zırhlarımızın içinde güvendeyiz, evet; ama bir o kadar da soğukta... Ve unutmamak gerekir ki; hiçbir zırh, kalbi ısıtmaya yetmez.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.