Suâdiye’nin şarkıcı kızılgerdanları, Şaşkınbakkal’ın pembe gülleri
Bostancı sâhilindeki gazinoların birinden yükselen “Gardiyan” şarkısını Juanito’nun söylediği kimsenin aklına gelmemiş olsa bile üzülmeyin, yine de sizi Yıldız Sineması’ndan ‘69 yazının Kasaplar Çarşısı’na indireceğim. Yanılmıyorsunuz, elli yedi yıl öncesinin Bostancı semtindeyiz. Yıldız’ın ağır soğan kokusundan kurtulduk ya, öyleyse İstasyon Yolu’ndan Bağdat Caddesi’ne çıkıp, sağa dönelim. Az ilerideki geçidin başında Kalender’in tek katlı evi, solundaysa yazlık Deniz Sineması vardı. Kalender’in oğlu Hasan ‘80’li yıllarda Kargalı’dan arkadaşım oldu, Hasan annesinin vefâtından sonra orada bir ara “Black Jack” isimli içkili mekânı işletmişti, maalesef bundan dört beş yıl kadar önce Kasaplar Çarşısı’ndaki binâlar baştan sona yıkılırken Kalender’in tek katlısı da anılara karıştı.
Yazlık sinemanın altında Deniz Plajı, sabahtan akşama Kezban Hanım’ın yeri göğü inlettiği Kadınlar Plajı, Yumurcak Plajı, Teksin Plajı ve Derya Plajı sıra sıra dizilmişlerdi. Derya’nın önüne bir buçuk adam boyunda bir dondurma külahı dikmişlerdi ve üstünde “Kırım Dondurması” yazıyordu. Dondurma tezgâhındaki galiba Ali Koko’ydu, onun yanında ise yine Kırım Türkü olan Hayrettin’in büfesi vardı. Hayrettin’in yetmişlik cermakcur şişesini sabahın köründe açtığını söylerlerdi, bu yüzden büfeden bir şey almaya kalksanız Hayrettin’i hamağında sızmış hâlde bulurdunuz. Gazinoyu geçince ise boydan boya gazinolar ve kasap dükkânları başlıyordu. Günaydın, İtimat, Ülker, Işıldak, Güven, Yeni Kasap ve Çiftlik Ciğercisi aklımda kalanları. Çarşıdan Sabahattin Yıkılmaz’ın Semira Kundura mağazasını, Ali Çeliker’in bakkaliyesini, Muzaffer’in berber ve Muhsin’in elektrikçi dükkânlarını, marangoz Ali Keser’in ahşap dikiş kutularını ve oltacı Kemal Usluoğlu’nun kıstırma kurşunlarını anımsayan kaç kişi kaldı, merâk ediyorum.
Pasifik’in arkasındaki toprak sahada bir veya iki yaz yazlık sinema açıldığını anımsıyorum, ancak şimdi ismini bir türlü çıkaramıyorum. Sonra Bostancıbaşı Cisr-i Derbend gelirdi, orayı geçince çınarın dibinde Arnavut Münevver’in meyhânesini, karşısındaysa kundura tamircisi Falçata Necmi’nin kulübesini biliyorum. Alt geçidin solunda Ethem Bey’in Bostancı Pazarı hayli şöhretliydi, dükkânın tepesindeki Komili tabelası ise hâlâ gözlerimin önünde, onun yanında da Varyemez Mehmet’in Çınarlı Kahvesi bulunuyordu. Geçitten üst meydana çıkışta püfür püfür esen toprak zeminli çay bahçemiz Kargalı değişimlere epeyce direnecekti, PTT binâsının arkasındaki toprak sahaya ise yazları Rıfat Telgezer cânbâz çadırını kuruyordu.
Günlerden 9 Ağustos olsun. Size bakkaldan 50 kuruşa bir Milliyet gazetesi, 125 kuruşa da bir Ses dergisini almanızı öneririm. Milliyet hakikaten müthiş, sayfanın sol tarafındaki “Hoş Memo”, “Johnny Hazard”, “Sahne Aşkları”, “Allahlık Ali Bey”, “Maruf Bey”, “Boncuk” ve “Cisco Kid” bantlarının hastasıydım ama sayfanın sağ tarafında da Suat Yalaz’ın “Alamut Kalesi”, Tarık Buğra’nın “İbiş’in Rüyâsı” ve Edward S. Aarons’un “Parola Ankara” tefrikaları bulunuyordu. Ses’in kapağından ise Fatma Girik’in mavi mavi bakması bizden önceki kuşaklardan çok kişiyi delirtmiştir. Ben Küçükyalı’daki Sinema 63’e mi, Harbiye’deki Konak’a mı yoksa Beyoğlu’ndaki Atlas’a mı gitsem diye düşünürken, 9 Ağustos gecesi Los Angeles’ın Benedict Kanyonu semtindeki bir mâlikânede işlenen cinâyetler hepimizi dehşete düşürecek, günlerce de etkisinden kurtulamayıp sinemayı ve denizi unutacaktık.
Amerikalı tarikat liderlerinden Charles Manson’ın müritlerinden Tex Watson, Susan Atkins, Linda Kasapyan ve Patricia Krenwinkel, sekiz aylık hamile aktrist Sharon Tate’ı, sosyete kuaförü Jay Sebring’i, Folger’in vârisi Abigail Folger’i, yapımcı Wojciech Frykowski’yi ve kurye Steven Parent’i vahşice katledip, mâlikânenin kapısına Sharon Tate’in kanıyla “Domuz” yazmışlardı. Bu olay haber ajanslarına düşmeseydi Sinema 63’te “Beklenmeyen Misafir” veya Atlas Sineması’nda “Tankların Hücumu” filmine gidecektim. Katillerin yakalanıp yakalanmadığını merâk ettiğimden radyonun başından kalkamıyordum. Allahtan “Tankların Hücumu” filmini Caddebostanı’ndaki yazlık Budak Sineması’nda yakalayacaktım, “Beklenmeyen Misafir” filmini ise ancak uzun yıllar sonra televizyonda seyredebildim.
Ağustos ayında asıl Metin Oktay’ın Mithatpaşa Stadyumu’ndaki jübile maçını kaçırdım. Babam futbol sevmezdi, annemse yaşım nedeniyle Mithatpaşa Stadı’ndaki izdihâma gitmeme izin vermemişti. Metin Oktay’ın ve Can Bartu’nun on dakika boyunca formaları değiştirerek çıktıkları bir maçın büyüsünü düşünsenize, işte asıl o büyüyü kaçırmıştım. Oysa, 23 Mart’ta 3-2 biten İstanbulspor, 30 Mart’ta 2-1 yenildiğimiz PTT, 13 Nisan’da 5-0’lık Altınordu, 11 Mayıs’ta 2-1’lik Altay ve 25 Mayıs’ta 1-0 yenildiğimiz Bursaspor maçlarını seyretmiştim. Sezonu da 35 puanla dördüncü tamamlamış, ancak Galatasaray’ın 11 puan altına düşmüştük. Savunmada Levent, Ercan, Yılmaz, Numan, Serkan, Ümran, Özcan ve Nunweiller, orta sahada Selim, Can, Ziya, Nedim, Fuat, Cenap, Şeref, Raşit, forvette ise Abdullah, Ogün, Salim, Erdinç ve Yaşar gibi şöhretleri olan Fenerbahçe nasıl ligin dördüncü sırasında takılıp kalmıştı, aklım almıyordu.
Geçen hafta eşeklerin sadrazamı olduğumu söylemiştim ya, sıcak falan dinlemiyor, Uğur Apartmanı’ndaki dairemizden çıktığım gibi Bağdat Caddesi’nden yürüyerek Kadıköyü’ne iniyor, oradan da yürüyerek Suâdiye’ye dönüyordum. Kırmızı beyaz “Levend 45/34” modeli belediye otobüslerimizi ve 29 Mayıs’ta hizmete giren “E-8000” tipi kırmızı beyaz elektrikli banliyö trenlerimizi pek sevmeme rağmen semtleri yürüyerek gezmek başka şeydi. Banliyö trenlerimizde başta ve sonda iki motris, aralarında ise vagonlar olurdu. Yanınızda kediniz veya köpeğiniz mi var, onlara da bilet alıp arkadaki motrise biniyordunuz. Belediye otobüslerinde ise sepet içinde taşınan kedinize köpeğinize bilet kesilmiyordu. Neyse, ilk nefeslendiğim yer Suâdiye Tren İstasyonu’nun altındaki köprü alt geçidi olurdu, oranın temeli 26 Nisan 1954 günü atılmış, hizmeteyse 30 Ekim 1954 günü açılmış. Bu alt geçitten önce yol falan da yokmuş, istasyon ile köşkler arasında mahallelinin taşlardan yaptırdığı eğreti geçitler bulunuyormuş. Plaja inerken sol koldaki 6 numarada muayenehânesi bulunan Dr. Bedri Gürbüzer devreye girince köprü alt geçidi inşâ edilmiş, ağabeyimiz sıkı Demokrat Partili, Suâdiye Plajı ve Oteli’nin, Büyük Kulüp’ün ve İngiliz Sefarethânesi’nin de doktoru, tanımadığı kodaman ise yokmuş. İkinci geçit, yani Suâdiye-Kadıköyü yönünde Bağdat Caddesi’nin sağında kalan Feride Geçidi’ydi, Suâdiye Camii’ni caddeye bağlayan sokakta, tam da tren yolunun kavis yaptığı noktanın altından açılmıştı. İsminin nereden geldiğini kime sorsanız, sallıyordu. Çoğu da muhâcirden Feride ismindeki bir çoban kızını koyunlarıyla berâber trenin orada ezdiğini söylüyordu. Meğerse işin aslı öyle değilmiş, geçit ismini Bağdat Caddesi’nde ara sıra göreceğim Hayriye Türkân’ın ve Hüseyin Orhan Göncüoğlu’nun kızları Feride’den alıyormuş. Bu aile Nazmiye ve Süleyman Demirel çiftinin pek yakınıydı, ‘48 doğumlu kızları Hacettepe Üniversitesi’nde tıp okurken freni patlayan bir sığır kamyonunun altında kalmış, bütün müdâhalelere rağmen 21 Haziran 1968 günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Tam da o sıralarda Suâdiye muhtarı Hilmi Öztan caminin önüne bir alt geçit yaptırmak için uğraşıp dururmuş. Sonunda bu olay Hüseyin Orhan Göncüoğlu’nun kulağına gitmiş. Hüseyin Orhan Bey araya girince izin çıkmaması mümkün değildir, Hilmi Öztan da Feride’nin anısını yaşatmak amacıyla geçide “Feride Geçidi” ismini vermiş.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ‘73 ile ‘77 arasında Adalet Partisi’nden milletvekili olarak görev yapan Hüseyin Orhan Göncüoğlu 31 Mayıs 1988 günü, zevcesi Hayriye Türkân Hanım ise 19 Ağustos 2000 günü kızları Feride’ye kavuşacaktır. Feride Göncüoğlu Ankara’da Cebeci Mezarlığı’nda 216 ada 347 parselde, Hayriye Türkan Hanım 345 parselde, Hüseyin Orhan Bey ise 346 parselde ebedî uykularındalar. Şâyet yolunuz bir gün Cebeci Mezarlığı’na düşerse, Göncüoğlu ailesine bir Fatiha okumayı unutmayın.
Feride Geçidi’nden Atlantik Sineması’na vardım, sokağın diğer köşesindeki Kâzım Kulan Çarşısı ‘69’da ne arar, onun yerinde Kulan ailesinin bahçeli kâgiri vardı, caddenin deniz tarafında henüz Suâdiye Sineması da yoktu, oradaki Hüseyin Kuru’nun bakkal dükkânını anımsayanlar muhakkak çıkacaktır, ondan önce de Sakibe Hanım’ın tek katlı kâgiri aklımda kalmış. Atlantik Sineması’nın arkasındaki Şaşkınyan isimli birinin bahçeli küçücük evi çok hoşuma giderdi, sokaktan biraz yüksekte kalırdı, hafif bir rüzgâr esmesin, bahçesindeki pembe güllerin kokusu Şaşkınbakkal’dan Caddebostanı’na ve Suâdiye’ye kadar yayılırdı.
Atlantik’ten dönüp, Suâdiye Camii’nin yoluyla Kurudere Sokak’a çıkacağım. Ağustos sıcağı, öğlen vakti, Aydın Sokak’taki Ermeni Sahası’nda in cin top oynuyor, oranın asıl şöhreti Dicle isminde, kara kuru biriydi. Benden epeyce büyüktü. Ayağına meşin yuvarlağın yakıştığı ender topçulardandı, Ermeni Sahası’ndan onu, Taç Spor’un sahasından ise şarkıcı Alpay’ın futbolculuğunu pek severdim. Bu Dicle sanırım Yusuf Çavuş Sokak’ın köşesinde oturuyordu, oğlanın babasının sık sık hapse atıldığı konuşulurdu da, kimsenin göremediği babanın Musa Anter olduğunu bilmezdik.
Aydın Sokak’tan Çamlı Sokak’a geçiyorum, sağda tren yolunun altında Taç Spor’un toprak sahası yaz akşamları dolar taşardı, çünkü haftanın bir iki günü orada Taç Spor-Tan Spor kapışması, diğer günlerdeyse şöhretler karşılaşması yaşanıyordu. Taç Sporun forması mavi sarıydı, Tan Spor’un forması ise kırmızı beyaz çubukluydu. Şöhretlerden aklıma gelenler, Yılmaz Şen, Selim Soydan, Ziya Şengül, Alpaslan Eratlı, Gökmen Özdenak, Cemil Turan, Ogün Altıparmak, şarkıcı Alpay ve kalipso kralı Metin Ersoy. Sokağın solu ise çayır çimen, sakalar, floryalar, kızılgerdanlar, çalıkuşları ve mavi baştankaralar bütün gün yeşilde cıvıl cıvıllar.
Ağustosu bitiriyoruz, gazetelerde tam sayfa “Artık bira yerine Efes Pilsen deyiniz... lütfen!” yazılı ilanlar yayınlanıyor, buz gibi bir bira yevm-i bâhûrda elbette iyi gider ama ilk biramı içmeye daha yıllar var, merâklısı için söyleyeyim, ilk biramı hukukta üçüncü sınıf öğrenciyken yirmili yaşlarımın başında içtiğimi anımsıyorum. En iyisi mi ben bütün okurlarımı bir Ajda Pekkan şarkısıyla Çamlı Sokak’ın kızılgerdanlarına bırakayım. “Atlı karınca dönüyor, dönüyor / Dünya durmadan dönüyor, dönüyor / Yalnız dönmeyen bana sensin / Bekliyorum hep, sen neredesin”. Ağabeylerim ablalarım, sizleri duyuyorum, sayfama sadece Ajda Pekkan’ın sesini vermeyeceğim, sözüm söz, haftaya sokaklara Zeki Müren ile çıkarız...
