NATO’nun zor yılları ve Stoltenberg’in muhasebesi

7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca diplomatik bir toplantı değil; yaklaşık 75 yıllık NATO üyeliğimizin muhasebesini yapmak için de önemli bir fırsat sunuyor.

II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen iki kutuplu dünyanın Batı kanadını oluşturan NATO’ya katılabilmek için Türkiye büyük bedeller ödedi. Kore Savaşı’nda Türk askerinin gösterdiği fedakârlık ve kahramanlık, üyelik sürecinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Buna rağmen, Kore’de savaşan askerlerimizin hikâyelerini ve bıraktıkları mirası yeterince sahiplenebildiğimizi söylemek zor.

Bugün ise NATO’nun işlevi ve varlık sebebi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana tartışılıyor. Bosna’dan Kosova’ya, Afganistan’dan Libya’ya, Kırım’ın ilhakından Ukrayna Savaşı’na ve yanı başımızdaki Suriye krizine kadar uzanan süreçte ittifak zaman zaman etkili, zaman zaman da çelişkili politikalar izledi. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü insanlık dışı operasyonlar ve İran’la yaşanan gerilimler karşısında Batılı ülkelerin sergilediği farklı tutumlar da NATO’nun temsil ettiği değerlerle uygulamaları arasındaki mesafeyi yeniden gündeme taşıdı.

Tam da böyle bir dönemde, NATO’nun son on yılını içeriden anlatan önemli bir eser Türkçeye kazandırıldı. Kadim Yayınları tarafından yayımlanan ve Mahmut Sakal tarafından çevrilen Ben Görevdeyken adlı hatıratta, 2014-2024 yılları arasında NATO Genel Sekreterliği yapan Jens Stoltenberg, ittifakın Soğuk Savaş sonrasındaki en çalkantılı dönemlerinden birinin muhasebesini sunuyor.

Kitapta dikkat çeken hususlardan biri, NATO’nun son yıllardaki en büyük sınamasının yalnızca Moskova’dan değil, Washington’dan da gelmiş olmasıdır. Türkiye’de daha çok Trump’ın sert çıkışlarıyla gündeme gelen bu mesele, aslında yeni değil. Trump, Amerikalı vergi mükelleflerinin Avrupa’nın güvenliğini finanse etmesini sorgularken müttefiklerin savunma harcamalarındaki yetersizliğine dikkat çekiyordu. Stoltenberg’in aktardıklarından, bu tartışmanın köklerinin Kennedy dönemine kadar uzandığını, Obama’nın da aynı konuyu daha yumuşak bir dille gündeme getirdiğini öğreniyoruz.

Ukrayna Savaşı ise Avrupa’nın askerî kapasitesindeki eksiklikleri görünür hale getirdi. Savunma alanını yakından takip edenler, birçok Avrupa ülkesinin ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğunu biliyor. Bir zamanlar dünyanın en güçlü deniz kuvvetlerinden biri sayılan İngiliz Kraliyet Donanması’nın durumu bile bu gerilemenin sembollerinden biri olarak gösteriliyor.

Norveçli siyasetçi Stoltenberg göreve başladığında Rusya Kırım’ı yeni ilhak etmişti. Görevi bıraktığında ise Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşadığı en büyük savaşla karşı karşıyaydı. Bu nedenle eser, yalnızca bir anı kitabı değil; son on yılın güvenlik tarihine ışık tutan önemli bir birincil kaynak niteliği taşıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri de Stoltenberg’in NATO’nun gücünü askerî kapasitesinden çok siyasi birliğinde görmesidir. Ona göre ittifakın asıl başarısı, farklı tarihî tecrübelere, farklı coğrafi önceliklere ve farklı siyasi tercihlere sahip ülkeleri aynı masa etrafında tutabilmesidir.

Bu noktada Türkiye’nin kitapta özel bir yere sahip olduğu görülüyor. Stoltenberg, görev süresi boyunca Türkiye’nin NATO açısından vazgeçilmez bir ülke olduğunu birçok kez vurguladı. Bunun nedeni yalnızca askerî gücü değil; Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasındaki benzersiz jeopolitik konumudur.

Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Türkiye’nin önemi daha da arttı. Karadeniz’e erişimi sağlayan Türk Boğazları üzerindeki kontrol, Ankara’yı yalnızca NATO için değil, küresel güvenlik açısından da kritik bir aktör haline getirdi. Tahıl Koridoru Anlaşması, esir değişimleri ve diplomatik girişimlerde üstlenilen rol, Stoltenberg tarafından sık sık takdir edildi.

Belki de daha önemlisi, Stoltenberg NATO içinde Türkiye’nin güvenlik kaygılarını açık biçimde dile getiren nadir Batılı liderlerden biri oldu. İsveç ve Finlandiya’nın üyelik sürecinde Ankara’nın terörle mücadele konusundaki taleplerini “meşru güvenlik kaygıları” olarak nitelendirdi. Türkiye’nin PKK terörüyle onlarca yıldır mücadele ettiğini ve hiçbir müttefikin bu gerçeği göz ardı edemeyeceğini savundu. Bu yaklaşım, son yıllarda Batı kamuoyunda sıkça rastlanan Türkiye karşıtı reflekslerden belirgin biçimde ayrılıyordu.

Elbette Stoltenberg’in Türkiye ile her konuda aynı görüşte olduğunu söylemek mümkün değil. S-400 krizi, Doğu Akdeniz gerilimleri ve çeşitli bölgesel anlaşmazlıklarda farklı yaklaşımlar vardı. Ancak onun dikkat çekici yönü, bu anlaşmazlıkları NATO içindeki birlik açısından yönetilebilir sorunlar olarak değerlendirmesiydi. Türkiye, onun yaklaşımında dışlanması gereken bir ülke değil, ittifakın ayrılmaz bir parçasıydı.

Aslında kitabın en önemli mesajı da burada yatıyor. Stoltenberg’e göre NATO’nun geleceği, üyelerinin aynı düşünmesinde değil; farklılıklarına rağmen birlikte hareket edebilmesinde yatıyor.

Ankara’daki zirveye giderken bu mesaj üzerinde düşünmek gerekiyor. Çünkü NATO bugün kuruluş yıllarındaki kadar net bir tehdit tanımıyla karşı karşıya değil. Rusya’nın oluşturduğu güvenlik riski sürerken Çin’in yükselişi, siber tehditler, enerji güvenliği, göç hareketleri ve Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar ittifakın gündemini daha karmaşık hale getiriyor.

Böyle bir dönemde NATO’nun önündeki temel soru askerî kapasitesinin ne kadar güçlü olduğu değil, siyasi birliğini ne ölçüde koruyabileceğidir. Stoltenberg’in on yıllık görev süresinden çıkarılabilecek en önemli ders de budur. NATO’nun geleceği yalnızca tanklar, uçaklar ve savunma bütçeleriyle belirlenmeyecek. İttifakın kaderi, üyelerinin birbirlerinin güvenlik kaygılarını ne ölçüde anlayabildiklerine bağlı olacak. Türkiye’nin beklentileri, Avrupa’nın güvenlik endişeleri ve Amerika’nın yük paylaşımı talepleri bu denklemin ayrılmaz parçalarıdır.

Ankara Zirvesi belki de bu nedenle yalnızca bir NATO toplantısı değil, ittifakın geleceğine ilişkin yeni bir muhasebe fırsatı olacaktır.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.