Bugün de bir hayattır
Hayat, beklediğimiz şey geldiğinde başlamıyor ama beklerken de geçiyor.
Belki de insanın en büyük yanılgısı budur. Geleceğe o kadar uzun süre bakar ki, bugünün sessizce elinden kayıp gittiğini ruhu duymaz.
Bazı insanlar bir kişiyi bekler, bazıları bir haberi, bazıları ise hayatlarının başlamasını.
Beklemek, insanın doğumundan bu yana en çok bildiği, tanıdık gelen deneyimlerinden birisi. Çocuklukta büyümeyi bekleriz. Gençlikte aşkı, mezuniyeti, ilk işi. Yetişkinlikte daha iyi günleri, daha güvenli bir hayatı, içimizi nihayet susturacak bir huzuru. Çoğu zaman fark etmeyiz ama hayatımızın önemli bir kısmı yaşamakla değil, yaşayacağımızı düşündüğümüz zamanı beklemekle geçer.
Belki de bu yüzden Samuel Beckett'in Godot'yu Beklerken adlı oyunu ile Fernando León de Aranoa'nın Güneşli Pazartesiler filmi arasında ilk bakışta görünmeyen bir akrabalık vardır.
Biri bir yol kenarında geçer, diğeri liman kenti Vigo'da.
Birinde Vladimir ve Estragon vardır, diğerinde Santa ve arkadaşları.
Ama hepsi aynı sorunun etrafında dolaşır:
İnsan ne kadar süre bekleyebilir?
Godot'yu Beklerken'de Vladimir ve Estragon, Godot adında birini bekler. Kimdir, neden gelecektir, geldiğinde ne değişecektir tam olarak bilinmez. Oyunun sonunda bir çocuk gelir ve Godot'nun bugün gelemeyeceğini, ama yarın geleceğini söyler. Ertesi gün aynı haber tekrar edilir.
Godot hiç gelmez!
Beckett'in büyük başarısı da burada saklıdır. Oyunun merkezinde Godot yoktur. Bekleyen insanlar vardır. Çünkü insanı şekillendiren şey çoğu zaman ulaştığı hedefler değil, uğruna beklediği şeylerdir.
Güneşli Pazartesiler de benzer bir yerden konuşur. Tersanelerin kapanmasıyla işsiz kalan bir grup işçinin hayatını izleriz. Film boyunca büyük felaketler yaşanmaz. Kimse açlıktan ölmez. Dünya yerinden oynamaz. Ama insanın iç dünyasında sessizce gerçekleşen bir kayıp vardır.
Bu insanlar yalnızca işlerini kaybetmemiştir. Günlük hayatın içindeki görünmez yerlerini de kaybetmişlerdir.
Sabah erkenden kalkmanın nedenini.
Bir yere yetişme telaşını.
Kendilerine duydukları ihtiyacı.
Modern dünyada çalışmak yalnızca para kazanmak değildir. Aynı zamanda var olduğumuzu hissetmenin yollarından biridir. Bu yüzden işsizlik yalnızca ekonomik bir mesele değildir-elbette ekonomik mesele fazlasıyla büyük bir meseledir-insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de sarsılmasıdır.
Filmin kahramanları bu sarsıntının içinde yaşarlar. Kahvede geçirilen uzun saatler, yarım kalan konuşmalar ve geleceğe ilişkin belirsizlikler arasında sıkışıp kalırlar. Günler geçer ama hayat ilerlemiyormuş gibi görünür.
İşte tam bu noktada Beckett'in yol kenarındaki iki adamı ile Aranoa'nın işsiz işçileri birbirine yaklaşır.
Hepsi bir haber bekler gibidir.
Bir telefon.
Bir fırsat.
Bir dönüş.
Belki de hayatın yeniden başlayacağı bir işaret.
Ancak bekleyiş uzadıkça insanın zamanı algılayışı değişir. Takvim işlevini kaybeder. Günler birbirine benzemeye başlar. Beckett'in kahramanları için bugün ile yarın arasındaki fark nasıl siliniyorsa, Güneşli Pazartesiler'de de pazartesi ile pazar arasındaki sınır belirsizleşir.
Çünkü gelecek duygusu zayıfladığında zaman da anlamını kaybeder. İnsan yalnızca saatlerle yaşamaz, beklentileriyle yaşar.
Bu nedenle her iki eser de aslında işsizlikten ya da umuttan çok, insanın anlam arayışıyla ilgilidir. Modern insanın en büyük korkularından biri yoksulluk değildir belki de. Gereksizleşmektir.
Bir gün kimsenin bizi beklememesi, ihtiyaç duyulmaması. Yani, hayatın merkezinden yavaş yavaş kenarına çekilmek.
Bu korku, Güneşli Pazartesiler'in sessiz hüznünde de vardır, Beckett'in boş sahnesinde de.
Çünkü insan sevilmek istemenin yanı sıra, gerekli de olmak ister.
Belki de bu yüzden beklemek bazen umudun değil, kırılganlığın işaretidir. Beklediğimiz şeyin geleceğine inanırız; çünkü gelmeyeceğini kabul etmek daha zordur. Hayatı bir sonraki güne emanet ederiz. Bir sonraki aya. Bir sonraki yıla.
Oysa Beckett'in oyunu rahatsız edici bir soru sorar: ya Godot hiç gelmeyecekse?
Aranoa'nın filmi de buna benzer bir soruyu fısıldar: ya o telefon hiç çalmayacaksa?
Bu soruların kesin bir cevabı yok, ancak iki eserin birlikte düşündürdüğü bir gerçek var. Hayat, beklediğimiz şey geldiğinde başlamıyor ama beklerken de geçiyor.
Belki de insanın en büyük yanılgısı budur. Geleceğe o kadar uzun süre bakar ki, bugünün sessizce elinden kayıp gittiğini ruhu duymaz.
Godot gelmez.
Telefon çalmaz.
Ama güneş yine doğar.
Ve pazartesi, bütün ağırlığıyla yeniden gelir.
Asıl mesele de belki budur:
Beklediğimiz şeyler olmadan yaşamayı öğrenmek değil, yaşamın çoktan başlamış olduğunu fark etmek.
